'AKP'nin Alevisi' bildiriyor!

Geçen hafta yayınlanan (Radikal İki, 02.12.07) "AKP Alevileri ve Ötekiler" başlıklı yazının yazarı Tüteloğlu, beni, "Alevileri keşfediyor" dediğim için "AKP'nin değirmenine su taşımak ve çamura bulaşmak"la suçluyor.
Haber: YÜKSEL IŞIK / Arşivi

Geçen hafta yayınlanan (Radikal İki, 02.12.07) "AKP Alevileri ve Ötekiler" başlıklı yazının yazarı Tüteloğlu, beni, "Alevileri keşfediyor" dediğim için "AKP'nin değirmenine su taşımak ve çamura bulaşmak"la suçluyor. Benim yazımda geçen, "Alevi kökenli milletvekili Reha Çamuroğlu'nun bu süreçte rolünün olup olmadığını bilmiyorum" ibaresi bile, yazının AKP'nin Alevi açılımının henüz suyüzüne çıkmadığı bir tarihte yazıldığını gösteriyor. Dolayısıyla AKP'nin açılımını açıklanmadan önce keşfettiği için suçlanan ilk kişi oluyorum.
Cumhuriyet Türkiyesinin en tartışmalı kurumlarının başında Diyanet geliyor. Diyanet, şeriatla suçlanan Osmanlı'nın yerine kurulan "laik" Türkiye Cumhuriyeti'nin, lağvettiği Şeriat ve Evkaf Bakanlığı'nın niteliğiyle fazla oynamadan adını değiştirerek resmileştirdiği birkaç kurumdan biri olma özelliğini taşıyor. Tekke ve zaviyelerin kapatılması da dinin devlet tarafından Diyanet üzerinden kontrolünü sağlayacak alanı genişletme rolü oynuyor. O gün bugündür Diyanet, gündelik hayatımızı etkileyen her konuda "fetva" veriyor. Bu da ister istemez evrensel anlamda inanç özgürlüğünü ihlal ediyor ve devletin totaliter bir laiklik anlayışına sahip olduğunu gösteriyor. Diyanet Yasası da, bu kuruma, "İslam dininin esaslarını yerine getirme" görevi yüklüyor. Bu nedenle özellikle son yıllarda Diyanet bütçesi görüşülürken oranı "yüzde 98" olarak lanse edilen Müslümanların hanesine yazılan Alevilere dair sorunlar da gündeme taşınıyor.
Tarih bilmek şart
Cemevlerinin konumu ve Alevilerin temsiliyeti sorunu, bugüne dek ilgili bakanlar tarafından "Aleviler de Müslümandır, Müslümanın ibadet yeri de camidir" savunmasıyla karşılaşmıştı. Hatta 2007 bütçe görüşmeleri sırasında, ilgili bakan Mehmet Aydın, "Cemevleri ibadet yeridir dersem suç işlemiş olurum" diyerek, Tekke ve Zaviyeler Kanunu'na atıfta bulunmuş, ben de "Bakan Aydın'ı suç işlemeye teşvik edelim" başlıklı yazımla konunun tartışılması çağrısında bulunmuştum. Olmadı, bugün meselenin "ateşli savunucusu" konumunu sahiplenenler, o gün, "maişet dertleri" nedeniyle olacak, sürecin dışında kalmayı tercih etmişlerdi.
Ancak hayat devam ediyor. Sıra 2008'in bütçesinin görüşülmesine gelince Diyanet'ten sorumlu bakan Said Yazıcıoğlu, "devletin Alevilere ilişkin tanımının tutmadığını" itiraf etti. Bu aslında, resmi konsept açısından bir ilkti. Bu nedenle moda deyimle "manşetlik"ti ancak bir hengame ortamında söylendiği için pek farkına varan olmadı. Yazıcıoğlu bir adım daha atmış, "Aleviler kendilerini tanımlarsa çözüm kolaylaşır" demişti. Benim tarafımdan konsept değişikliğinin izleri saptanan bu sözlerden Tüteloğlu "buyurganlık" sonucunu çıkarmış. Dayanak olarak da, konuşmanın devamında söylediği, "bizim bildiğimiz kadarıyla Alevilik bir din değil, İslamiyet'in farklı bir yorumudur" sözlerini göstermiş.
Boşuna dememişler; bugünü anlamak için tarihi bilmek gerekir, diye! Tarihlerin 2007'nin son günlerini gösterdiği bu zamanda, birdenbire Alevi meselelerine duyarlı hale gelip sokağa hakim olan argümanlarla konuya müdahil olmanın yeterli olduğu düşünülmese ve az biraz zahmet edip yakın tarihe bakılsa önceki yıllarda ilgili bakanların, "hepiniz Müslümansınız, ibadet yeriniz de camidir" buyurganlığıyla Yazıcıoğlu'nun ağzında dile gelen "bildiğimiz kadarıyla..." diplomasisi arasındaki fark görülmüş olurdu.
Yazıcıoğlu'nu savunmak, Yazıcıoğlu üzerinden AKP'yi sevimli göstermek bana düşmez. Üstelik "taşıma su ile değirmen dönmez"! Kaldı ki, "söz uçar, yazı kalır" misali AKP'nin uygulamalarına yönelik eleştirel yazılarım da biliniyor. Bildiğim bir şey daha var ki, aydın olmanın ilk koşulu, tabulara, yasaklara ve belden aşağı vuruşlara karşı mücadele etmek, "arı kovanına çomak sokmak" isteyenlerin hakkını teslim etmek ve toplumun değişim talebini savunmaktır. Hiç kuşkusuz, tarihsel ve toplumsal bilincin açığa çıkması da gerekiyor. Sovyetler Birliği'nin şaşaasının sürdüğü dönemde, "Afganistan: Kamburları sırtımızdan atalım" dediğim için aforoz edilmiş bir tarihten geliyorum. Kişisel tarihimden Radikal İki arşivine düşen belgeler, hakkımda genel bir bilgi vermek için yeterli verilere sahip. Bu nedenle toplumsal barış, adalet ve özgürlük için atılan adımları desteklemememden daha doğal bir şey olamaz.
Laikliğin koşulu
Bu adımların, "Alevilere karşıdan cephe aldık, çözemedik; şimdi sureti haktan görünüp çözelim" kurnazlığıyla mı, herkesin kendi dini yorumunu serbestçe yapmasının toplumsal barışı güçlendireceğine olan inançla mı atıldığını şimdilik bilmiyoruz. Bu nedenle ortalama Alevi yurttaşların kaygılarını anlamak gerekiyor. "Ortalamanın dışı"ndakilerinse öğrenmeleri gereken çok fazla şey bulunuyor. Örneğin "(d)evletin, dinsel faaliyetleri kontrolü amacıyla kurulan 'Diyanet İşleri Başkanlığı' devleti kontrol eder duruma geldi" cümlesi, masum bir ifade gibi durmakla birlikte, tam da totaliter zihniyetin tekrarı anlamına geliyor. Her şeyden önce, laikliği benimsemiş devlet dini kontrol etmez, bütün inançlara eşit uzaklıkta durur; bu laikliğin birinci koşuludur. Laikliğin ikinci koşuluysa devletin yurttaşlarının inançları arasında ayrımcılık yapması anlamına gelen Diyanet İşleri Başkanlığı gibi kurumların olmayacağıdır. Dolayısıyla dini kontrol etmek için yurttaşlarının vergilerinden finanse ettiğin bir kurum kurarsan, o kurumun, gündelik hayatta belirleyici hale gelmesinin de önünü açmış olursun. Yani Diyanet "kötü niyetli" yönetilmiyor, yasasına uygun davranıyor; varlığı, totaliter bir laiklik anlayışının nelere yol açacağını bizlere kanıtlıyor. "Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder" misali, yarım laiklik de laiklikten uzaklaşmak anlamına geliyor.
Tüteloğlu'na malzeme olan "cemevi cümbüş yeridir" sözü başta olmak üzere AKP'nin de içinden geldiği İslamcı damarın Alevilere hoş bakmayan bir tarihsel geçmiş olduğu biliniyor. Ancak memleket meselelerinin sokağın diliyle çözülmeyeceğini kavramak gerekiyor. AKP, "cemevi cümbüş yeridir" sözünden, "Cemevine ibadethane statüsü verilmesi"ni tartışacak düzeye geldi. Hiç kuşkusuz bu süreçte motor görevini Alevi örgüt ve çevreler üstlendi. Ancak dönüp dolaşıp, "ama siz de cümbüş dediniz" demek, günü kurtarmak amacı taşıdığı ve sorunun devamında medet umar bir hale işaret eder.
Kendisini besleyen tarihsel arka plan üzerinden konuşan Özbayrak'ın sözlerine gelince... Bir inanca mensup olanların sayısının azlığı, o inancı küçümsememizi gerektirmiyor. Bence Özbayrak, devletin yurttaşlarının inancı karşısında ayrımcılık yaptığını itiraf etmekten başka bir şey yapmıyor. Alevilerle sınırlı olmayan bu ayrımcılıkta karşı çıkmamız gereken nokta "benzetilmiş olmak" değil, benzetildiklerimiz de dahil, herkesin vergilerinin yalnızca çoğunluk inancına mensup yurttaşlara din hizmeti verilmiş olmasıdır. İkinci önemli nokta ise İslamcı cenahın bile karşı çıktığı Özbayrak'ın sözlerinden umulan medet, Tüteloğlu'nun durduğu yeri gösteriyor.