AKP'nin değer hırsızlığı

AKP'nin değer hırsızlığı
AKP'nin değer hırsızlığı
İnsanların büyük bedellerle yarattığı değerlerini ölü veya diri ele geçirerek onları değersiz, çırılçıplak bıraktığınız zaman, farkına varmadan yeni isyanların aktörlerini yaratırsınız
Haber: İRFAN AKTAN* / Arşivi

İktidar sarhoşluğundan sıkça bahsederiz ama karşımızda bir muktedir oburluğu da var. Başta Kürtlerin, Alevilerin, solcuların, çevrecilerin, savaş karşıtlarının olmak üzere hak ve özgürlük mücadelesi yürütenlerin en etkili değerlerini devralarak kendince karşı-silaha dönüştürmeye odaklanmış olan hükümet, aslında iktidarı açısından büyük tehlikenin tohumlarını da ekiyor: Oburlaştıkça zenginleşeceğini zannederken, tekleşiyor ve aslında hareket kabiliyetini yitiriyor. Üstelik insanların büyük bedellerle yarattığı değerlerini ölü veya diri ele geçirerek onları değersiz, çırılçıplak bıraktığınız zaman , tıpkı Gezi’de olduğu gibi farkına varmadan yeni isyanların aktörlerini yaratırsınız. Çünkü insanlar, kaybedecekleri bir değerleri kalmadığını idrak ettikleri anda, tüm çıplaklıklarıyla kendilerini sokaklara atarlar. Ve ellerinden alınmış değerleri yeni isyanlarla, yeni direnişlerle tekrar inşa ederler. Tıpkı 12 Eylül’de cuntanın kitapları ve düşünceleri dâhil Kürtlerin, muhaliflerin elindeki her şeyi gasp etmesine rağmen, o ölü toprağından Ahmet Kayaların, Şivan Perwerlerin, yeni örgütlerin ve o örgütlerin yarattığı yeni kültlerin, değerlerin filizlenmesi gibi… AKP , cuntanın zulmüne karşı yaratılan bu değerleri kendine devşirerek aslında yok ediyor.

Öfke ve izahat

Çok fazla görmek istemedik ama Gezi’deki isyanı en iyi anlatan sahnelerden biri, İstiklâl Caddesi’nin karanlığında çırılçıplak bedeniyle peyda olan bir adamın görüntüsüydü. Çıplak adam, TOMA’nın önünde durmuş, Ege aksanıyla galiz küfürler eşliğinde şu sözleri haykırıyordu: “Demek ki bu kadar zamandır okunan ezanlar boşunaymış. Biz nasıl Müslümanız ya! Müslümanlık hak demektir, dengedir!”
İlk cümlesi hayal kırıklığı, ikincisi öfke, üçüncüsü ise izahat barındırıyordu. Gezi denen hadise tam da buydu aslında. Bir zamanlar hükümeti alkışlamış ve desteklemiş olanlar hayal kırıklığını, tüm değerlerine göz dikilmiş olanlar öfkeyi, daha geniş kesimler ise başka bir dünya tahayyüllünün izahatını sokaklara taşıdılar.
Maksim Gorki’nin meşhur romanı ‘Ana’daki devrimci karakter Pavel ve arkadaşları, kendilerine bildiri dağıtmak dâhil her türlü yardımı yapan Ana’nın yanında tanrıtanımazlıkla ilgili fikir beyan ederler. Fakat bir süre sonra Ana, hüzünle sorar: “Eğer tanrıyı elimden alırsanız, benim gibi yaşlı bir kadın üzüntülü zamanlarında nereye dayanır?”
Elbette AKP ve onun ideolojik araçlarının aktörlerinden, Pavel ve arkadaşlarının, Ana’dan aldıkları uyarıyla birlikte onun değerlerini gözetmeleri gibi, Gezi’den sonra toplumun “değerlerine” hassasiyetle yaklaşması beklenebilirdi. Hatta bazı kabine üyeleri “Gezi’deki mesajı aldık” şeklinde beyanatlar vererek bunun işaretlerini de verdiler. Ama kısa sürede anlaşıldı ki AKP, Gezi’yi anlamış ama yanlış anlamıştı. Nitekim AKP, karşısında duranların üzerindeki tüm değerleri/giysileri söküp almaya yeltenmeye devam ediyor.

Dershaneler süngü mü?

AKP ve o koalisyonda şimdilerde konumu sarsılan Gülen Cemaati ürkütücü bir açlığın verdiği iştahla, bünyelerinin hazmetme kapasitesine bakmayıp tüm değerleri öğütmeden yutmaya çalışıyor. Yeri gelmişken, Gülen Cemaatine neredeyse “Dershaneler süngü/ Adliyeler miğfer/ ışık evleri kışla” dedirtecek olan dershanelerin de “değerleri devralma” girişiminin çok net sonucu olduğunu hatırlayalım. Dershanelerin kapatılması ilk gündeme geldiğinde Cemaat’e yakın gazeteler defalarca “dershaneler olmasa, bölge terörün arka bahçesi olmaya devam eder” yollu yayınlar yaptılar. Cemaat ve Mehmetçik dershanelerinin bölgedeki Kürt çocuklarını üniversiteye hazırlamakla birlikte, Yatılı Bölge Okulları’nın destek kuvveti oldukları, çocuklara başka “değerler” zerk ettikleri açık ki, bu çocukların “teröre” de “Kürtlüğe” de (yani kendi kimliklerine de) “bulaşmadıkları” ileri sürülüyor. Eskiden Kemalist aydınlanmacılar Kürt sorununun bir eğitim sorunu olduğunu, iyi eğitildikleri zaman Kürtlerin saldırgan değil uysal olacağını büyük bir soğukkanlılıkla ifade ederlerdi. Kemalistler yavaş yavaş sahneden iteklenirken, “şakiyi evcilleştirme” projesi devlet tarafından başka aktörlere, cemaatlere verildi. Fakat devletin beklentisinin aksine bu aktörler, Kürt çocuklarını “kurtarmaya” yetmedi! Eylemler, dağa çıkmalar devam ettiği gibi, yapılan bu devşirme faaliyeti Kürtlerde ciddi bir değer kaybı hissi ve bunun yarattığı öfkeyi tetikledi. Bunun en bariz ifadesi de, mütedeyyin Kürtlerin uzun bir süre sivil namaz kılmak üzere sokaklarda saf tutmasıydı. Nasıl bir devlet projesi olduğunu henüz bilmiyoruz ama şimdilik dershaneler üzerinden Kürt çocuklarının elinden kültürel, siyasal değerleri alıp onlara Türk milliyetçiliğini zerk etme yönteminin işlemediği anlaşılmışa benziyor.

Rakısız Neşet Ertaş

Çocukluğumuzda, bizim köyde hiç meyve ağacı olmadığı için yan köyün elma ağaçlarına “elma seferleri” düzenlerdik. Bir seferinde bahçe sahibine yakalanmadan onlarca elmayı kapınca, daha oracıkta hepsini mideye indirirken aramızdan biri sormuştu: “Yahu karnımız şişti, niye hepsini bir anda yedik ki?” Mide fesadı geçiren bir diğeri ekşi suratıyla iştahına kaynaklık eden korkuyu dışa vurmuştu: “Ya bir daha hiç yiyemezsek…”
Parti genel merkezindeki çocuk oyun alanını gezen Erdoğan, oyuncağının kopan parçasını gösteren çocuğa “Annen mi koparttı” deyivermiş! Çocuğun burnunu silip anneye çıkışmış: “Çocuğu hasta etmişsin!” “Mesele annelikse onu da en iyi biz” demeye getirmiş yani. Peki, anneden “anneliği”, Alevilerin elinden cemevini (Cami-cemevi projesi), Ali’yi (“Mesele Ali’yi sevmekse, dört dörtlük Aleviyim”- Erdoğan) Kürtlerin elinden Şivan’ı, “Mele”yi ve İslam’ı yaşama biçimini (Gülen Cemaati üzerinden), sosyalistlerin elinden Ahmet Kaya’yı, Erdal Eren’i, çevrecinin elinden ağacı (Erdoğan: “Ben çevrecinin daniskasıyım!”) ve bedellerle yaratılmış sayısız değeri, hiçbir bedel ödemeden (mesela hak ve özgürlükleri teslim etmeden) “kapmaya” çalışmanın altında nasıl bir korku yatıyor?
Uğrunda bedel vererek yaratmadığınız müddetçe hiçbir değer sizin olmaz. Değerleri veya onu temsil edenleri, gerçek sahiplerinin elinden, yine onlara karşı koz olarak kullanmak üzere kapabilirsiniz ama onlara sahip olamazsınız. Çünkü onlar, bedelin meyvesidir. Bedelin değeriyle oynarsanız, o değerin bedelini ödersiniz. Üstelik bedeli ödendiği için değer olmuş simge veya sembolleri de ODTÜ veya Gezi’deki ağaçları söküp başka bir yere diker gibi nakledemezsiniz. AKP ve Cemaat bu taktiği çeşitli vesilelerle bunu kullandı ama aldıkları çınarlar, nakledilen yerde bir daha yeşermedi. Neşet Ertaş’ı rakısız da alsanız, Ahmet Kaya’nın “Vallahi Apo’yu özledik” sözünü nereye koyacaksınız? Erdal Eren’in sosyalistliğini unuttursanız da Şivan’ın Kürdistan’ını, Ali’nin Cem’ini ne yapacaksınız? Sadece sizin için getirisi olan taraflarını kapmanın bir bedeli olacağı açıkken, bu ısrarlı arzu neyin açlığından besleniyor? Sahi sizin köyde ağaçlar hiç meyve vermiyor mu?
* Gazeteci