AKP'nin dostu düşmanı

AKP'nin dostu düşmanı
AKP'nin dostu düşmanı

Eski gömleği çıkararak değişip dönüşen eski İslamcılar, AKP yi kurarken Özal ın başlattığı misyonu üstlendiler.

"Hiçbir şeyin değişmemesi için her şeyin değişmesi gerekir" ilkesinin yol gösterdiği bir tür "reformculuk" önce Turgut Özal'ın, daha sonra Recep Tayyip Erdoğan'ın devralacağı bir misyon oldu
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

Sonuçları dolayısıyla I. veya II. Dünya Savaşı’ndan daha önemsiz olmayan Soğuk Savaş 1940’lardan 2000’lere kadar, 20. yüzyılın ikinci yarısında dünyanın düzenini, uluslararası ilişkileri belirlerken belki de en fazla Türkiye ’yi etkiledi. Türkiye’nin iç ilişkilerini ve siyasal sistemini belirledi. Bu savaşta NATO açısından bir “cephe ülkesi” olan Türkiye, ABD’den sonra en büyük orduyu beslemekle kalmadı. SSCB’nin burnunun dibinde ve muhtemel bir sıcak savaşta NATO ile Varşova Paktı ordularının savaşa tutuşacağı bu topraklarda sola yaşam hakkı tanımayan, otoriter bir siyasal sistem de kuruldu. Cumhuriyetin kurucu gücü olan, kendisini ülkenin ve devletin asıl sahibi olarak gören ordu, bu rejimin gerçek iktidar odağı olarak öne çıkıyor, bir tür “vesayet sistemi” oluşturuyordu. 

Özal olsa Erdoğan olmazdı
Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından Irak’a saldıran ABD, o sıradaki başkanı George Bush’un ağzından dünyada yeni bir düzen kurulmakta olduğunu açıkça ilan etti. Bunu anlayan anladı, anlamayanlar ise zamanı geldikçe tasfiyeye uğrayacaktı. Dünyanın yeniden kurulması demek, elbette Türkiye’nin de bu duruma uyum sağlaması ve bir anlamda kendini yeniden kurması demekti.
Bunu Türkiye’de ilk anlayan Turgut Özal oldu ve ANAP aracılığıyla Türkiye’yi bu yeni dünya düzeninin uyumlu bir parçası haline getirmeye olanak bulamadan 1993’te ölmese bugünkü siyasi tablo çok farklı olur, örneğin AKP gibi bir parti ve Tayyip Erdoğan gibi bir lider olmayabilirdi. Özal’ın öldüğünde arkasından düzülen ağıtlarda “büyük reformcu” olarak anılmasının nedeni sadece kötü ünlü 141-142’inci maddeleri veya Türk parasını koruma kanununu kaldırması değildi. Özal’ın şahsında Türk sağı düzeni yeniden düzenlemeye soyunmuştu. “Hiçbir şeyin değişmemesi için her şeyin değişmesi gerekir” ilkesinin yol gösterdiği bir tür “reformculuk” önce Özal’ın, daha sonra Erdoğan’ın devralacağı bir misyon olacak ve daha da ileri gidecek, hatta “ileri demokrasi”ye bile ulaşılacaktı…
90’larda yeniden güç kazanırken “Karakolların duvarları camdan olacak” diyen Süleyman Demirel, bu yeni dönemi bir miktar anladığının işaretini verdi ama sonuçta Soğuk Savaş içinde yetişmiş ve olgunlaşmış bir politikacı olarak daha ileri gidemezdi. Özellikle de son Kürt isyanını bastırmaya çalışan devletin “rutin dışına” çıkmasının meşruiyetini oluşturmaya yöneldiğinde bu yeni dönemin lideri olamayacağı anlaşıldı. Sonuçta sadece kendisini ve partisi DYP’yi değil, Erdal İnönü liderliğindeki SHP’yi de batıracaktı… 

Soğuk Savaş bitince
Merkezdeki partiler ve liderler Soğuk Savaş’ın paradigmalarından kurtulup bu yeni döneme uygun bir siyasal program ve inisiyatif geliştiremeyince çökerlerken -bir daha da ayağa kalkamayacaklardı- Erbakan’ın liderliğindeki “siyasal İslamcı” hareket hızla güçlendi. Ancak karşısında orduyu buldu ve artık “postmodern darbe” diye anılan 28 Şubat bu hareketi bölüp parçalarken içinden çıkan ve “yenilikçi” ilan edilen Tayyip Erdoğan ve arkadaşlarının da önünü açmış oldu. Ordu başta olmak üzere, müesses nizamla açıktan karşı karşıya gelmemeyi, “etrafından dolanarak ve zamana yayarak sonuç almayı” kendilerine ilke edinen Erdoğan ve arkadaşlarının kurduğu AKP, artık “küreselleşme” diye anılmakta olan uluslararası kapitalist sürecin de Türkiye’deki ayağını, siyasi örgütlenmesini oluşturmak konusunda gayet kararlı ve bilinçli adımlar attı. Doğrusu asıl güçlerini de buradan aldılar. Elbette seçimlerde halktan oy alıyorlardı, ancak daha önce devrilen Menderes, Demirel veya Erbakan da alıyordu. Yani bu halk desteğine hiç de aldırmayan cuntaların AKP’yi devirememelerinin nedeni Soğuk Savaş’ın çoktan bitmiş olmasıydı. Soğuk Savaş sırasında rahatça darbe yapan generaller yine aynı rahatlıkla plan yapınca soluğu Silivri ve Hasdal’da aldılar. Daha önceki darbeleri kendi marifetleri zanneden, ABD ve Avrupa’nın desteğini almalarının nedenlerini anlamayan generaller, elbette Erdoğan’a boyun eğeceklerdi. 

Putin, Arap Baharı, Erdoğan…
Soğuk Savaş sonrasında yeniden kurulmakta olan dünyada her ülkenin kendi tarihine ve koşullarına özgü siyasi örgütler ve liderler ortaya çıktı. Örneğin, Putin otoriter ve milliyetçi politikalarla Rusya’yı ayağa kaldırırken, Güney Amerika’da ise sol, kıtayı yeniden biçimlendirerek bugüne taşıdı. “Arap Baharı” denilen süreçle biraz gecikerek de olsa Arap halkları bu tarihin bir öznesi oldu. Türkiye’de ise esasen üç siyasi odak/güç bu süreçte önemli bir rol oynayabilirdi: Sol, İslam, Kürt hareketi…
Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren en büyük “tehdit” olarak belirlenen bu üçlü Soğuk Savaş sürecinde de bu konumunu sürdürmüş ve her birisi değişen ölçülerde de olsa hep bir tür baskı ve denetim altında tutulmuştu. En ağır zulmü bu süreçte isyan etmeye devam eden Kürtler yaşarken, sol da gelişmeye çalıştıkça budanmış, imha edilmiş, İslamcı unsurlar ise “tatlı sert” bir baskı eşliğinde sistem içinde yaşam hakkına sahip olmuşlardı. Özellikle sol ve Kürt hareketinin gelişimine karşı el altında tutulan İslamcılar gerektiğinde devreye sokulmuş -1969’da Taksim’deki ‘Kanlı Pazar’dan 1990’lardaki Hizbullah cinayetlerine kadar- ve sistem umduğunu da bulmuştu. Dolayısıyla Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra Türkiye’nin geleceğini belirlemek, ülkeyi yeni sürece taşımak açısından en avantajlı olan, bir anlamda önü açık olan İslamcılardan başkası değildi.
12 Eylül darbesiyle adeta imha edilen sol/sosyalist hareket -1996’da kurulan ve 2000’de biten ÖDP deneyimiyle- yeniden ayağa kalkmayı denedi ancak başaramadı. Kürt hareketi 80’li yıllarda yeni bir isyan başlattı ve bugünlere kadar gelirken bazı kazanımlar elde etti ancak Türkiye’yi bir bütün olarak yeniden yapılandırması mümkün değildi. Bu noktada Kürt hareketinin bir siyasi müttefike, ortağa ihtiyacı vardı. Sol, güçlenerek böylesi bir ittifaka girişemeyince Kürt hareketi de esasen kendi sorunları ve dünyasıyla sınırlı kaldı.
28 Şubat süreciyle birlikte “eski gömleği” çıkararak değişip dönüşen eski İslamcılar, AKP’yi kurarken Özal’ın başlattığı misyonu üstlendiler ve art arda üç seçim kazanarak bugünlere geldiler. Ulus-devletin ve bilerek veya bilmeyerek Soğuk Savaş’ın eskimiş paradigmalarından medet uman anlayışların AKP’nin karşısında yapabileceği bir şey yok. Tam tersine AKP’nin daha reformcu, Erdoğan’ın daha cesur algılanmasına yol açıyorlar. Son olarak, ordunun komuta kademesinin istifasında olduğu gibi, ne zaman AKP ile geleneksel kurumlar, eski vesayetçi anlayışlar arasında bir çatışma su yüzüne çıkacak olsa, muhalefet yapacağım derken “eski”nin arkasına geçen, AKP’yi hiç olmadığı ölçüde reformcu, yenilikçi gösterenler Erdoğan’a nasıl bir destek sunduklarını anlayamıyorlar.
Böyle “düşmanları” olmaya devam ettikçe AKP’nin “dosta” ihtiyacı yok!