AKP'nin genetik şifresi

AKP'nin genetik şifresi
AKP'nin genetik şifresi

Recep Tayyip Erdoğan, Milli Görüş gömleği ni çıkarmadan önce Necmettin Erbakan la.

Erdoğan ve AKP kadrosu kendilerini takdir eden solun küçük bir kısmını baştacı ederken, solun geriye kalan bölümüne ve Kürt hareketine kendileri gibi yapmıyor ve ehlileşme yolunu izlemiyor diye sinirleniyor
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

Cumhuriyetin kuruluşundan Soğuk Savaş’ın sona erdiği 1990’lara kadar devletin/siyasi sistemin meşru kabul etmediği, baskı altına aldığı üç odağın, yani sosyalizmin, Kürt hareketinin ve İslamcılığın varoluş koşulları ve muhalefet tarzları birbirinden farklıydı. Savundukları taleplere ve siyasi hedeflerine bağlı olarak devletin/siyasi sistemin kendilerine yaklaşımı ve uyguladığı baskı ve şiddetin dozajı da elbette farklı oluyordu. Sonuçta bu karşılıklı ilişkinin belirlediği koşullarda bu hareketlerin muhalif kimliği, mücadele biçimi ve tarzı da şekilleniyordu. Bu bağlamda sosyalist hareketin ve Kürt hareketinin sistem için daha radikal, kabul edilemez talepleri doğal olarak sert, militan bir mücadeleyle ifadesini bulurken, İslamcıların sistem tarafından kısmen kabul gören, kısmen dışlanan talepleri daha ılımlı, daha uzlaşmacı bir çerçevede ifade ediliyordu. Sosyalistler ve dağa çıkmayan Kürtler hapishaneleri doldururken, İslamcılar arasında benzer kaderi paylaşanlar istisnaydı.
İslamcıların büyük çoğunluğu sistemin merkezinde değilse de kenarında hayat hakkı bulurken sosyalistler ve Kürtler ancak yürüttükleri mücadele toplumsal meşruiyet alanını genişlettiği ölçüde bir hayat hakkına sahip olabiliyorlardı. İslamcılar sisteme sızmanın yollarını bulmaya çalışır, gerektiğinde “takiyye” yaparak kendilerini gizlerken ve daima uzlaşma kanallarını açık tutmaya özen gösterirken, ne yürüyüş ve gösteriler yaparak polisle karşı karşıya geldiler ne de sosyalistler ve Kürtler gibi işkencelerden, katliamlardan geçirildiler. İslamcılar için asıl sorun sistemin köklü bir değişiminden çok kendilerini kabullenmesi, dışlamamasıydı. Zaten Soğuk Savaş koşulları da İslamcılığın el altında tutulmasını, örneğin Afganistan’da olduğu gibi, gerektiğinde sola karşı kullanılması ihtimalini içerdiği için, sistem de İslamcılara buna göre davranıyor, kontrollü bir ilişki yürütüyordu. 

Muhalif kimliği terk
Esas olarak bu eksende yürüyen ilişki 90’lı yılların başında Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle değişti. Refah Partisi’nde örgütlenmiş ve “milli görüş” adı altında var olan siyasi İslam, hızla güçlenip 1995 seçimlerinde ülkenin en büyük partisi haline gelince Yeni Dünya Düzeni’ne henüz uyum sağlayamamış olan Türkiye’deki “müesses nizam”, geleneksel hassasiyetiyle ve ordusuyla harekete geçti. “Milli görüş” partileri art arda kapatılırken “postmodern darbe” diye nitelendirilen 28 Şubat süreci de İslamcıları ciddi bir baskı altına aldı. Sonuçta İslamcı hareket bölündü. “Yenilikçiler” diye adlandırılarak kutsanan ve desteklenen Tayyip Erdoğan ve arkadaşları, AKP ’yi kurarken gerçekten değiştiler. Sınıfsal olarak hırslı bir taşra burjuvazisine yaslanan Erdoğan, “eski gömleği” çıkardıklarını söylerken aslında geçmişten gelen ve Erbakan’ın tarzında sistemle didişen, yer yer meydan okuyan muhalif kimliğini terk ediyordu. Bazen şovlara kaçılsa da esasen sistemle uzlaşmayı temel alan, artık dünyanın patronu ABD’nin izin verdiği ölçüde ve tarzda bir İslami tonu, rengi taşıyan, neoliberal bir sermaye partisi olarak kendilerini yeniden örgütlediler.
Koptukları “milli görüş” siyaseten bölündüğü ve en iyi kadrolarını kaybettiği için kötürümleşti ve büyük bir siyasi güç olmaktan çıktı. Bu anlamda Türkiye “İslamcı tehdidi” de ortadan kaldırmış, örneğin ordunun Cezayir’deki gibi bir darbe yapmasına gerek kalmamıştı. Saadet Partisi’nin omuzladığı “milli görüş” kırk yıl öncesinde başladığı noktaya, yüzde 2-3’lere döndü. Sonra bir kez daha bölünerek Erbakan’ı yeniden aktif siyasete girmek zorunda bıraktı. Böylece AKP’ye iktidar yolları açılırken geride kalanlar Erbakan’ın liderliğinde yeniden başlıyorlar. 

Tahammülsüzlüğün kaynağı
Sistemin dışladığı, hatta tatlı-sert baskı altına aldığı bir güçken uzlaşarak ve kimlik değiştirip “ehlileşerek” bugün ülkenin en büyük siyasi partisi ve iktidar gücü haline gelmelerinin herkes tarafından takdir edilmesini ve hatta örnek alınmasını bekleyen Erdoğan ve AKP’nin lider kadroları, özellikle de solu ve Kürtleri anlayamıyor. Kendilerini takdir eden solun küçük bir kısmını baştacı ederken, solun geriye kalan büyük bölümü ve Kürt hareketi de kendileri gibi yapmıyor, uzlaşma ve ehlileşme yolunu izlemiyor diye sinirleniyorlar. Her ağızlarını açtıklarında sola ve Kürtlere yönelik sergiledikleri tahammülsüzlük örneklerinin nedeni sadece bugün iktidar mevkiini işgal etmeleri değil; bununla birlikte siyasi tarihleri, muhalefet oldukları dönemde sahip oldukları kimlikleri ve içselleştirdikleri siyasi anlayışlarıdır. 

Kürtleri anlamıyorlar
Kendileri nasıl taptıkları liderlerini terk edip hareketi böldülerse, örneğin aynı şeyi Kürtlerin de yapabileceğini ve yapmaları gerektiğini düşünüyorlar. Nitekim her türlü olanağı kullanarak Kürtleri bölmeye çalıştılar, hâlâ çalışıyorlar ve bir türlü sonuç alamayınca da öfkeleri artıyor. Kürtlerin bölünmemelerini ve sisteme meydan okumaya devam etmelerini anlayamıyorlar. Diyarbakır’daki çalıştayda tartışmaya sunulan demokratik özerklik sistemde köklü değişiklikler önerdiği için “çirkin tezgâh”, “suikast” olarak görünüyor onlara. AKP gibi muhalefetten gelerek iktidar olmuş bir güce nasıl meydan okunabilir ve onların aklının almadığı bir demokratikleşme projesi nasıl ortaya konabilir; bunu algılayamıyorlar. Aslında belki de haklılar çünkü onların bildiği ve alıştığı şey güçlü/muktedir olanın güçsüz olana uygun gördüğü şeyi, uygun gördüğü zaman ve uygun gördüğü miktarda vermesidir, bağışlamasıdır. “Ayaklar baş olup” bütün düzen değişemeyeceğine göre sabredip beklemek, yalvarmak ve sonuçta ihsan edilenle yetinmek gerekir. Bu da bir tür ideoloji tabii ve tersine her türlü davranışı, muhalefeti, “hak verilmez alınır” anlayışını “yıkıcı”, “bölücü” ideoloji olarak algılıyorlar.
Bir avuç solcu genç yürüyüş yapınca, içlerinden birine yumurta atıp konuşturmayınca öfkeye ve telaşa kapılıyorlar. Kendileri yürüyüşler yapıp polisten dayak yemedikleri için böyle davrananların halisane niyetleri olabileceğini düşünemiyor, arkalarında başka güçler, komplolar, tezgâhlar arıyorlar. İktidara geldiklerinden beri özellikle büyük kentlerde ciddi bir sokak muhalefeti olmadan yönetmeye, “köpeksiz köyde değneksiz gezmeye” alıştıkları için küçük bir sokak hareketinden bile paniğe kapılıyorlar. Gerçekten de her iki seçmenden birinin oyunu, referandumda daha da fazlasını alan kibirli parti bu mu?
Bu korkunun ve tahammülsüzlüğün kaynağı AKP’nin siyasi genlerinde. Bu genetik şifreyi çözmeden AKP’den demokrasi bekleme gafleti de aşılamaz, etkili bir muhalefet de geliştirilemez.