AKP'nin inşaat telaşı

Frederic Jameson'a (1) göre bir kent plancısı olmayan ya da onunla ilişkili olabilecek iktisat veya sosyoloji gibi başka disipliner kategorilere de sığmayan bir mimar olan Rem Koolhaas, Project on the City adlı kitabında modernist...
Haber: KORHAN GÜMÜŞ / Arşivi

Frederic Jameson'a (1) göre bir kent plancısı olmayan ya da onunla ilişkili olabilecek iktisat veya sosyoloji gibi başka disipliner kategorilere de sığmayan bir mimar olan Rem Koolhaas, Project on the City adlı kitabında modernist kentleşmenin krizini, "kent denen şeyin Üçüncü Dünya'daki genişlemesini" çözülmesi gereken bir sorun olarak değil, incelenmesi gereken bir gerçeklik olarak yorumluyor: Ona göre Çin'deki bu muazzam yapılaşma patlamasının (son 10 yılda Şangay'da 9 bin gökdelen inşa edildi) arkasında kapitalizme dönüşten çok, Deng Şiaoping'in kökten farklı bir toplum, kızıldan çok kızıl ötesi bir toplum inşasında kapitalizmi kullanma stratejisi yatıyor: "Ütopya'nın dört bir taraftan itirazla karşılaştığı, dünyanın onun yol açtığı yıkıma, sefalete dair kanıtların toplandığı bir dönemde Ütopya'yı korumak için komünist, kızıl ideallerin gizlenmesi. INFRARED reform ideolojisi, Ütopya'nın son bulmasını önlemeye yönelik bir seferberlik, 19. yüzyılların ideallerini 21. yüzyılın gerçekleri içine gizleme projesiydi".
Rem Koolhaas'ın bu tespitlerinin belki de bugün büyük kentlerde, özellikle de İstanbul'da yaşamakta olduğumuz inşaat seferberliğiyle benzerliği var: Çoğu zaman kiracısı dahi olmayan, normal koşullarda ihtiyaç fazlası denebilecek, kentlilerin yaşam ekonomilerini altüst eden, hatta bir ekonomik krizle geçerliliğini yitirecek inşa, özelleştirme, dönüşüm programlarının arkasındaki mantık ne olabilir? Bu politikayı şekillendiren bu vizyonu belki de Rem Koolhaas'tan ödünç alarak şöyle ifade edebiliriz: Bir tarafta toplum hayatını dar bir bakışa, sektörel perspektife indirgeyen, ekonomiyi ayrı bir gerçeklik haline getiren enstrümantal (araçcı) bir yaklaşım. Diğer tarafta elde edilen gücü, imkanları himayeci ilişkilerle yeniden üreten ideoloji. Geçmişteki popülist politikalarla bir kırılma yaratan ve ikili bir mantık üzerine oturan bu kentleşme modeli, AKP'nin artık iyice billurlaşmış siyasal stratejisinin ana eksenini teşkil ediyor.
TOKİ anahtar kuruluş
Bu politikayı en iyi temsil eden kişilerin başında da, belki Başbakan Tayyip Erdoğan'dan fazla TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar geliyor. Bayraktar, her ne kadar bir bürokrat kimliği olsa da, asıl olarak siyasal misyonun temsili açısından etkin bir kişi. AKP politikalarının oluşumunda bu bürokrat/siyasetçi kimliği ile hiç şüphesiz birçok bakandan daha fazla rol oynuyor. Bu kimliğin çözümlemesini şöyle yapabiliriz: "Kapsamlı bir uygulama ve vizyonu programa dönüştürme adamı". Başbakan Recep Tayyip Erdoğan gibi o da ekonomik büyümenin inşaat alanındaki yatırımlar ile gerçekleştiğini görüyor ve bu nedenle elde edilen sonucun sürdürülebilir olması için bu gidişin önünü açmak gerekir diye düşünüyor. Yabancı ve yerli sermaye, yandaş şirketler, aslan payını alan partililer, iş sahibi olan akrabalar, dört bir koldan kent topraklarına, kamu arazilerine, hatta politik temsil gücü olmayan vatandaşların mülklerine abanmış durumdalar. Üstelik büyük medya grupları da bu sistemin içine çekildikleri için, misyonu yerine getiren bir kişi olarak Bayraktar sürekli alkış alıyor. Ancak rekabet ilişkilerini hatta hukuku berhava eden bu misyon çok dikkatli olmayı ve gedik vermemeyi gerektiriyor. Bu nedenle bu seferberlikte yer alan ve başka alternatif ortaya koyamayan siyasal aktörler ciddi bir telaş içinde. Eğer gidiş başarılı olmaz, kamu arazilerinin satışı, kentsel dönüşüm projeleri sekteye uğrarsa, Türk ekonomisinin duvara toslayacağı bizzat bu politikanın uygulayıcıları tarafından sıklıkla, neredeyse bir tehdit biçiminde dile getiriliyor. Bu nedenle en ufak bir tereddüte, sapmaya, eleştiriye dahi yer yok. Ya ekonomi çökecek ya da herkes susacak ve payına razı olacak.
Belediyelerden yakın aile şirketlerine herkes bu misyonda partnerler olarak yer almak durumunda. Geriye kalan küçük bir azınlık olarak çevreciler, insan hakları savunucuları, kültür ve tarih meraklısı çevreler, ya kötü niyetle Türkiye'nin ekonomisini baltalamak isteyen, gelişmelerden pay almadığı için karşı safa geçen ya da bu hakikatin farkında olmayan muhalifler.
Kulaklar tıkalı
Bu nedenle bu inşaat telaşı içinde tartışmayı, farklı yollar denemeyi önerenlere, itiraz edenlere kulaklar tamamen tıkalı. İt ürür kervan yürür mantığı, misyonu temsil edenlerin ana davranış kalıbını oluşturuyor.
Yukarıdakiler ne yaptıklarını biliyorlar, uygulamacılar misyonu hak ettiklerini gösterecek bir biçimde yarıştalar. (O kadar ki zaman zaman birbirlerine bile dişlerini gösteriyorlar.) Üstelik bu modelin uygulanması geçmişten beri belediyelerden siyaseti finanse ederek yetişen siyasal kadronun başarı deneyiminin temel düsturunu oluşturuyor: Ekonominin motor gücünü oluşturan inşaat sektörü aracılığıyla kentsel rantların kontrol altına alınması ve bundan elde edilen değerlerin himayeci ilişkiler içinde dağıtılması. Cumhuriyet'in ilk yıllarında siyasal elit devlet eliyle yerli burjuvazi yaratmak için nasıl seferber olduysa, bu modelin başarısı için de bu misyon, adeta benzeri bir ruh halini yaşıyor. Bu seferberlik koşulları içinde bir devlet kuruluşu olarak Başbakanlığa bağlı özerk bütçeli bir kuruluş olan TOKİ'nin özel bir yeri var. Halkın ucuza konut sahibi olması amacıyla ANAP zamanında kurulan ve herkesin bildiği yurtdışı çıkış harcı gibi uygulamalarla fonlanan TOKİ, bir anda hem ayrıcalıklı bir piyasa aktörü hem de kamu kuruluşu olarak bu politikanın mimarlarından biri halini alıyor. Böylece AKP siyasal rakibi olan devlet elitinin temsil alanını izole diyor, diğer taraftan kendi yandaşlarını kolluyor. Halkı, geniş bir kesimi himayeci ilişkiler içinde kontrol altına alıyor. Bu durumun yarattığı en büyük kriz ise geçmişten bugüne dünyadaki birkaç kentten biri olan İstanbul'da yaşanıyor. İstanbul bu tür politikaların kolayca ve sorunsuz uygulanabileceği tarihsiz kentlerden biri değil. Bu yüzden kültür mirası, UNESCO yükümlülükleri gibi konular tam da yönetim katında ikiyüzlü bir tutuma sahne oluyor. Kentsel dönüşüm projelerinde şimdilik istedikleri gibi at koşturan yöneticiler ve bu yöntemler iş görseler de ortada uluslararası yükümlülükler, AB uyum süreci, İstanbul 2010 yükümlülükleri ve hedefleri açısından büyük bir çelişki var. Mülkleri dokunulabilir hale geldiğinde bu modelin nelere mal olacağını yakında halk da anlayacak. Ancak ortada bir politik alternatifin olmaması bu sistemin en büyük güvencesi.
Geçtiğimiz günlerde Milliyet'teki sütununda Güngör Uras "İstanbul silme bina oluyor" başlıklı yazısında "bize kültürün, yeşil alanın ne yararı olabilir? Bize para lazım. Değil mi efendim? Kamuya ait ne kadar arsa varsa bu arsalar önce TOKİ'ye, sonra bir yap-satçıya devrediliyor ve hemen betonlaştırılıyor. Kamu arsaları önce Hazine tarafından TOKİ'ye devrediliyor. TOKİ ise konut yapılması için yap-satçılarla anlaşıyor. Sıra sıra yüksek binalar dikiliyor. Bu olan bitene neden kimsenin sesi çıkmıyor? Neden İstanbul'da yaşayanlar, kamum mülkiyetinin özel mülkiyete dönüşmesine, yeşil alanların betonlaşmasına sessiz ve seyirci kalıyor?" diye soruyordu. Sorun da tam burada. Akademik kuruluşlar, uzmanlar bu politikaların öngördüğü gibi bir çıkar kesimi olarak politik alanda temsil edilecek ve pastadan pay almaya mı çalışacaklar, yoksa uzmanlıklarının bir gereği olarak kentlilerin kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olması için bağımsız bir rol mü oynayacaklar? İstanbul'un geçmişte olduğu gibi medeni dünya içinde mi, yoksa belleksiz ve geleceksiz yaşanan anın gerçeklerine hapsolmuş bir kent olarak başka bir dünya içinde mi yer alacağını sanıyorum bu tercih belirleyecek.
1. Frederic Jameson, Geleceğin Kenti, NLR 2003 Türkiye Seçkisi