AKP'nin özgürlük retoriği

Türkiye'nin son bir haftalık gündemine dışarıdan bakan birisi, Türkiye'de kadın sorunu ve feminizm tartışmalarının çok önemsendiğini düşünmek gibi bir yanılgıya kolayca kapılabilir.
Haber: AYHAN YEŞİLTAŞ / Arşivi

Türkiye'nin son bir haftalık gündemine dışarıdan bakan birisi, Türkiye'de kadın sorunu ve feminizm tartışmalarının çok önemsendiğini düşünmek gibi bir yanılgıya kolayca kapılabilir. Bu yanılgının temel nedeni, "erkek-egemen kültür elçileri"nin kendi alanlarındaki iktidar savaşını türban aracılığıyla yapmalarından başka bir şey değil.
Okuma yazma bilmeyen kadın sayısının 4,5 milyon civarında oluşu, töre cinayetleri, aile içi şiddet, aile dışı şiddet vs. gibi kafamızı çevirdiğimizde her an görebileceğimiz bu gerçekler silsilesi, ne kadar can yakıcı olsa da türban gibi uzun süre gündemde kalamadı. Bu da türbanı, memleket topraklarına özgü sosyolojik ya da kültürel bir sorun olmaktan çıkarıp gittikçe siyasetin klişeleri içerisine saplanan -savunan ya da karşı çıkan taraflarca- bir tabu haline sokuyor. Sorun çoktan kadın meselesinin bir boyutu olmaktan uzaklaşıp siyasi kutupların birbiriyle olan münakaşasında üstünlüğün ya da uzlaşmanın temel ölçütü haline geldi bile.
İşin garip tarafı, cumhurbaşkanı eşinin türbanlı oluşu ile başlayan, daha sonra anayasa tartışmalarında üniversitelerdeki türban serbestliği bağlamında süren tüm tartışmalara feminist örgütlerin ya da kadınların değil de bizzat erkeklerin müdahil olması. Bu durum meseleyi biraz daha siyasi hale sokarken bize, Türkiye'de iktidara geleneksel-kültürel kimliklerle ve kurumsal statükoculukla hakim olmuş kesimlerin "hayat kültürü" hakkında bir fikir veriyor.
Erkeğin siniri
Yabancı basının ılımlı İslam şeklinde özetlediği, onların ise kendisini muhafazakâr-demokrat olarak tanımladığı AKP kadrolarının, anayasa tartışmalarına gelinceye kadar türban meselesini gündemine almaması oldukça dikkat çekici. Kemalist kadroların aşırı baskısıyla "mağdur edilmiş türbanlı kadın" imgesini her fırsatta kullanan ve bunu özgürlük havariliğine kadar vardıran bu siyasi kadronun hayat kültüründe, kadının yeri hakkında az çok malumat sahibiyiz. Kadın seçmenlerinin cemaat baskısı altında "örtülü" olarak yaşamak zorunda kalışını, "Türbana özgürlük!" gibi ilk bakışta makul görünen bir retorikle tersyüz eden AKP'nin eril kadroları, türbanlı kadının gözünde "özgürlükçü" gerekçelerle yeterince itibar kazanmıştı zaten.
Kadın seçmenlerinin gözünde, iktidardayken türban yasağını kaldırmadan beş yıl geçirmiş olmak bile bu muteber etkiyi silmeye yetmemiş, siyasi propagandada "özgürlük" sözcüğü ile yanyana durmak AKP kadınlarını, seçim öncesinde parti kollarında canhıraş bir çabayla çalışmaya sevk etmişti. Alanın ve verenin memnun olduğu bu ilişkide kadının türban altına girerek özgürlüğünden feragatı, beraberinde, muhafazakâr kadının erkeği tarafından sınırlı bir sosyal kabul görmesini sağladı. Bunun sınırı ise
"teammüller"de gizlidir.
"Sana ne lan karımın başından" diyen adamın öfkesine düşülmesi gereken şerh, aslında erkeğin iktidar alanına yapılan müdahalenin bertaraf edilmesinde gösterilen dirençten başka bir şey değildir. Türbana, kapalılığa ya da kadın sorununa ilişkin yapılacak her türden değerlendirme ya da araştırmanın, muhafazakâr kültürde kabul görmesi için erkek icazeti elzemdir. Bu yalın ve küçük örnek bu yönüyle AKP'nin erkek egemen kadrolarının ve "hayat kültürünün" türbanla ilişkisini özetliyor. Türban ya da son zamanlarda masumane söylenişiyle başörtüsü yasağı, muhafazakâr-İslamcı erkeğin kadını kendi iktidar alanında görüp oraya yapılan tüm dış müdahalelere gösterdiği tepkiyi simgeler aslında. AKP ise bu toplumsal eğilimi bir aşama ileriye taşıdı, hayat kültürünü türbanla sembolleştirerek Kemalist unsurlarla kavgasını mağduriyet söyleminin üzerine şekillendirdi. Kendilerini Türk feminizmine katkılarından dolayı tebrik etmek dahi gerekebilir!
Anayasa değişikliği sürecinde türbanla ilgili olarak münazara edilen serbestlik alanının üniversitelerle sınırlı kalışı da dikkat çekicidir. Kamu kurumlarında da yasak devam ediyorken AKP kadrolarının sadece üniversitelere takılıp kalması ise ancak YÖK'le sürdürülen iktidar mücadelesi ve AKP'nin hayat kültürüyle izah edilebilir. Kadın eğitimini, annelik yüzü suyu hürmetine önemseyen muhafazakâr-İslamcı cenahın üniversitede türban serbestliğine odaklanmasının nedeni daha çok bu minvaldedir.
"İyi bir anne olmak için eğitim" şiarını benimsemiş bu hayat kültürünün erkekleri, türban serbestliğini bu nedenle daha çok üniversiteler bazında istiyor; kadınları ise kendilerine "müstehak" gördükleri yaşam sınırları içerisinde, eğreti özgürlük talebini bile erkeğine bırakıyor. Hayatın içinde kadın kimliğiyle bulunmak yerine, türbanlı kimliğiyle erkeğinin arkasında yer almak çok daha kolay ve meşakkatsizdir. İyi anneler olma yolunda kendilerine başarılar diliyoruz.
Muhafazakâr-İslamcı hayat kültürünün kadına olan bakış açısını özetleyen diğer bir vak'a ise, Ayşe Böhürler'e, Abdullah Gül'ün adaylığı hakkında düşüncelerini söylemesinden sonra e-posta yoluyla yapılan hakaretlerdir. Kadının kanaat önderi bir münevver olarak dahi, fikir hayatındaki özgürlüğünün bir sınırı olduğu kanıtlandı böylece. O sınırın nasıl belirlendiği ve hangi mekanizmalarla işlediği ise cemaatçi yapının politik tavırlarını, edilgen üyelerine dikte etmesi ile ölçülebilir.
Sonuç olarak türbanlı kadın, tüm bu tartışmalar içinde en fazla didiklenen ve mağdur edilen tarafı oluşturması nedeniyle, gündeme, her ne yandan taraf olursa olsun kendi iradesi ile ağırlığını koymalıdır. Tüm bu tartışmaların bu kadar vıcık vıcık hale gelmesinde -haklı ya da haksız-, meselenin bir tarafı olarak meydanı siyasi bir gruba bırakmış olmasının büyük etkisi vardır. Bu da işin samimiyet boyutunu ister istemez düşündürüyor. Zaten kadının özgürlüğünün ve kadının toplumsal konumunun, Cumhuriyet tarihi gibi, moderniteyle gelenekselin yoğun çatışma içerisinde evrilip geldiği bir süreçte, 90'lı yıllara kadar, kayda değer bir çatışma ya da tartışmaya yol açmaması düşündürücüdür. Bu yönde yapılan eğitim atılımları ise kadınlara halk eğitimi merkezlerinde ve kız enstitülerinde "dikiş-nakış" öğretmekten ileriye gidemedi, kadını gittikçe daha çok eve hapseden bir toplumsal uzlaşma nedeni oldu.
Gerçekçi olmak gerekirse "özgürlük" ülkemizde seçkin sınıf ile siyasi yasaklı politikacıların, zaman zaman kendilerine yüce değerlerin savunuculuğu pozu takınarak sloganlaştırdıkları gerçeküstü bir talep olmaktan ileri gidemedi.
Biçare gönül her şeye rağmen, memleket sathında kadınların, ezilenlerin, kendini baskı altında hissedenlerin siyasi vesayetçiler aracılığıyla değil, düşünsel ve zihinsel olgunluklarıyla örgütlenip siyasi erkten özgürlük talep etmesini umuyor. Sabırla bekliyoruz.

AYHAN YEŞİLTAŞ: Eğitimci