AKP'nin üç miti

AKP'nin üç miti
AKP'nin üç miti
AKP gerçek reformculuğu için halkın hazır olmasını bekliyor. Ama o Kemalistler, romantik solcular, darbeciler vb. yok mu...
Haber: UMUT ÖZKIRIMLI* / Arşivi

İktidarı eleştirmeye kalktığımızda başımıza gelecekleri artık çok iyi biliyoruz. Önce kategorik olarak darbeci, ulusalcı, Kemalist, barış karşıtı, “mavi kanlı” liberal, Cihangir solcusu, romantik devrimci olmakla ya da bu gruplarla yan yana düşmekle, fabrika ayarlarınıza dönmekle “suçlanacaksınız”. Ne de olsa her Türk Kemalist doğar! Üzerinize bardaktan boşanırcasına yağan bu sıfat sağanağından fazla ıslanmadan kurtulacak kadar şanslıysanız, ikinci aşamaya geçmişsiniz demektir. O zaman da karşınıza ilk bakışta daha rafine gözüken üç iddia çıkacak. Gelin, gerek barış süreci, gerekse demokratikleşme paketi tartışmalarında sıkça karşılaştığımız bu üç iddiayı tek tek ele alalım.

1. AKP siyaset yapıyor

AKP’nin 11 yıllık iktidarı sırasında yaşanan ideolojik gelgitleri açıklamak için başvurulan bu iddiayı özellikle Başbakan Erdoğan’ın aşırı milliyetçi bir dil kullandığı 2011 seçim kampanyası sırasında duyduk. Erdoğan meydanlarda Apo’yu asmaktan bahsederken bir yandan da PKK ile Oslo görüşmeleri yapılıyordu. İşte bu siyasetti. Sonuçta AKP iktidar olabilmek, iktidarda kalabilmek için mümkün olan en fazla sayıda seçmene ulaşmaya çalışan bir kitle partisiydi. Bu barış süreci, demokratikleşme gibi hassas konularda daha da geçerliydi. AKP’nin oylarını riske atacak, tabanını ürkütecek adımlar atması nasıl beklenebilirdi?
Buraya kadar söylenenlerde itiraz edilecek fazla bir nokta yok. Sorun şurada: Bu ülkede siyaset yapma hakkına sahip tek parti AKP mi? Neden CHP , Gezi olaylarını desteklemeye kalktığında toplumu provoke etmekle, darbeci olmakla suçlandı? Aynı şekilde BDP ’nin demokratikleşme paketini eleştirme, KCK’nın süreçle ilgili sert uyarılarda bulunma hakkı yok mu? Bu da siyaset değil mi? AKP kendisine oy veren milliyetçi muhafazakâr kitlenin hassasiyetlerine göre hareket edecek ve bunun adı siyaset yapmak olacak; CHP ulusalcı tabanının, BDP/KCK senelerdir ezilen Kürt halklarının hassasiyetlerini dikkate alacak ve bu siyaset olmayacak, öyle mi? CHP’nin ulusalcı siyasetini, BDP/KCK’nın sert dilini onaylamayabilirsiniz. Bu hoşnutsuzluğunuzu da sandıkta gösterirsiniz. Ama onları “siyaset dışı” saymak, gayrimeşru ilan etmek, hangi mantığa sığar?

2. AKP toplumun hazır olmasını bekliyor

Bir diğer iddiaya göre AKP’nin demokratikleşmeyi yavaştan almasının, reformları zamana yaymasının nedeni toplumun henüz buna hazır olmaması. Yine hassasiyetler meselesi yani. Peki kimin hassasiyetleri? Anadilde eğitim, cemevlerine ibadethane statüsü verilmesi kimleri rahatsız edecek? Ulusalcıları ve aşırı milliyetçileri mi? İyi de iktidar bu kesimleri çılgına çevirecek başörtüsüne serbestlik, andın kaldırılması gibi uygulamaları gözünü kırpmadan gerçekleştirdi! Toplumun hassasiyetleri umurlarında olsaydı, bunu bu kadar kolay yaparlar mıydı?
O halde tekrar soralım. Kimin hassasiyetleri? Sakın sadece AKP seçmenlerinin olmasın? Cemevi mesela; (Sünni) muhafazakâr milliyetçi oylara, bu arada elbette MHP ’nin tabanına da oynayan AKP, Ruhban Okulu’nu açarak ya da zaten kayıp oy olarak gördüğü Alevilere bir jest yaparak, kendi doğal seçmenini ürkütmekten korkmuş olabilir mi?

3. AKP reformcu bir parti

AKP’nin son derece önemli reformları hayata geçirdiği kuşku götürmez. Ama şu soruları da cevaplamamız gerekmiyor mu? Bu reformlar sadece AKP’nin eseri mi? Kürtlerin ve diğer azınlıkların onyıllardır süren mücadeleleri? AK kalemlerin ağız dolusu küfürlerine hedef olan “mavi kanlı liberallerin” desteği? Çevreciler, kendilerini eşitlikçi/özgürlükçü olarak tanımlayan aktivistler, feministler, LGBT, diğer sol gruplar? Özellikle askeri vesayetin bitirilmesine giden yolu açan Balyoz ve Ergenekon davalarına malzeme yetiştiren Gülen cemaati? Ya AKP’den önceki hükümetler? Türkiye’yi ekonomik krizden çıkaran, bu arada onlarca AB’ye uyum yasası geçiren koalisyon hükümeti? Daha geriye gidecek olursak ekonomiyi dünyaya açan Özal?
Tamam da, bu hükümetlerin hiçbiri AKP kadar cesur değildi, Kürt meselesi, askeri vesayet gibi kangren olmuş konulara el atamadı diyeceksiniz. Neden peki? Cesur olmadıkları için mi, konjonktür imkan vermediği için mi? AKP barış sürecini 30 yıldır süren bir savaşı kazanamayacağını, Kürtlerin Arap Devrimleri’nden sonra giderek güçlenen tanınma taleplerine sessiz kalamayacağını düşündüğü için başlatmış olabilir mi?
Haydi size bir şans daha verelim ve yeterince esnek olmayan bir liderin koşullar ne olursa olsun statükoyu korumaya çalışacağını kabul edelim. Son sorumuz da şu olsun o zaman: AKP gerçek anlamda reformcu mu, yani gerçekten demokratik, özgür bir Türkiye mi hedefliyor, yoksa sadece işine gelen reformları mı yapıyor? İktidarının ilk döneminde AB’ye yakın durması askere karşı bir müttefik arayışı mıydı, yoksa Türkiye’yi AB standartlarına ulaştırmak mıydı? 2010 referandumunda önerilen değişiklikler yine Türkiye’deki özgürlük alanını genişletmek için miydi, yoksa işin içinde başka hesaplar mı vardı? Bu soruların yanıtlarını o zaman bilmiyorduk, bilemezdik. AKP’ye güvenmek zorundaydık; ayrıca gerçek niyet ne olursa olsun bu reformlar, Türkiye’nin işine yarayacaktı. Ama artık yanıtları biliyoruz. Hükümetin AB’yle müzakerelerden sorumlu Bakanı neredeyse günübirlik AB’ye fırça atıyor; referandumda getirilen yargıyla ilgili değişiklikler uygulamaya geçirilmediği gibi, bu alanda daha da geriye gidildiğini gösteren birçok gösterge var (Sayıştay Kanunu, vs.). Askeri vesayet geriletildi ama TSK nedense Savunma Bakanlığı’na bağlanmıyor. Bu arada polisin yetkisi giderek artırılıyor. Ve Türkiye şu anda Bloomberg’in açıkladığı bir rapora göre kişi başına düşen polis sayısı bakımından Rusya’nın ardından ikinci sırada (100 bin kişiye 474,8 polisle). Ben bu tabloda reformcu bir parti görmüyorum; konjonktürün zorlamasıyla sadece işine gelen reformları yapan bir siyasi aktör görüyorum.

Sıkışınca...

Sıkışınca devreye sokulan başka iddialar da var tabii. Örneğin AKP yeni Türkiye’yi temsil ediyor, AKP’yi eleştiren herkes ise eski rejimin Kemalist refleksler sergileyen, Resmi Gazete’nin bile gerisinde kalmış kalıntıları ya da AKP hâlâ mağdur, siyah Türkleri -gerçek halkı- temsil ediyor, geri kalanlar ise elitist, topluma yabancı beyaz Türkler. vs., vs. Bunlar, yazı boyunca göstermeye çalıştığım gibi, aslında düz mantıkla bile çürütülebilecek varsayımlara dayanan, kendi içinde çelişkili sığ iddialar. Daha doğrusu mitler. Tüm mitler gibi, gerçekle ilişkileri son derece sorunlu. AKP, her siyasi parti gibi, kendi çıkarlarını gözeten, iktidarda kalmayı ve iktidarın nimetlerini kendi taraftarlarıyla paylaşmayı her şeyin önüne koyan bir yapı. Bu hedef doğrultusunda çıkarlarının gerektirdiği reformları yapan, gerekli olmayanları gözardı eden, var olan “eski rejimin” işine gelen yönlerini benimseyip hatta onları tamamıyla kontrolü altına almaya çalışan, kendisine rakip gördüğü eski-yeni her aktörü, kurumu tasfiye eden klasik bir “siyasi hayvan”.
Aslında bunda bir sorun da yok. Sorun, AKP ve sempatizanlarının bunu bir türlü açık açık itiraf etmemesi, aynı haklara diğer siyasi aktörlerin de sahip olduğunu kabullenmemesi. Bırakın kabullenmeyi, kendilerine bu basit ve doğal gerçeği hatırlatanları bile hedef tahtasına oturtması. Bu rüyadan bir an önce uyanmaları herkesin, en çok da Türkiye’nin yararına olacak.
* Profesör, Lund Üni.