Aleviler resmileşmek mi istiyor?

III. Selim, II. Mahmud ve Tanzimat dönemlerinde şeyhülislamın statüsünde önemli değişiklikler oldu. Klasik dönemde devletin merkez örgütü içinde sayılmayan şeyhülislam Meclis-i Meşveret ve Heyet-i Vükela üyesi yapılarak merkezi devlet örgütlenmesi içine çekildi.
Haber: ÜMİT KARDAŞ / Arşivi

III. Selim, II. Mahmud ve Tanzimat dönemlerinde şeyhülislamın statüsünde önemli değişiklikler oldu. Klasik dönemde devletin merkez örgütü içinde sayılmayan şeyhülislam Meclis-i Meşveret ve Heyet-i Vükela üyesi yapılarak merkezi devlet örgütlenmesi içine çekildi. Şeyhülislam artık yetkilerini devlet dışından değil, devlet içi bir makamdan kullanıyordu. Ancak diğer taraftan Şuray-i Devletin kurulmasıyla dini kuralların siyaset üzerinde etkisi azaltılırken şeyhülislam fetva verme bağımsızlığını yitirmiş, devletin denetimi altına girmiş, bakanlar kurulunun gerekli gördüğü zamanlarda onay bildiren bir makam durumuna gerilemiş oluyordu. (Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi, C. VII)Kanımca bu gelişme devletin dini denetim altına alma düşüncesinin de bir başlangıcı oldu. Bu gelişme Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bugünkü konum ve işlevine de ışık tutuyor. Abdülhamit şeyhülislamı etkisiz hale getirerek din, devlet ve toplum arasındaki dış uyumu yeniden kurmaya çalıştı. Bu uyum, devletin dini kendi siyasi amaçları için kullandığının görmemezlikten gelinmesine bağlı oldu. Bu durum din alanında özgür düşünceyi engelledi, İslam'ın donmasına neden oldu. Osmanlı devletinin kuruluş döneminde din ile devlet arasında hüküm süren ve Abdülhamit döneminde yeniden ortaya çıkan fiili ayrılık, sonunda devletin laiklik adına dini denetim altına almasıyla sona erdi. (Kemal H. Karpat, İslamın Siyasallaşması) Cumhuriyet döneminde 3 Mart 1924'te çıkarılan Şer'iyye ve Evkaf ve Erkan-ı Harbiye Umumiyye Vekaletlerinin İlgasına Dair Kanun ile Şer'iyye ve Evkaf Vekaleti kaldırılarak, Başvekalete bağlı Diyanet İşleri Reisliği ve Evkaf Umum Müdürlüğü kuruldu 1961 Anayasası ile ilk kez Diyanet İşleri Başkanlığı anayasal bir kurum haline getirildi. 154. madde ile "Genel idare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirir" düzenlemesi yapıldı. 1965'te 633 sayılı kanunla Diyanet İşler Başkanlığı, görev, teşkilat ve görevlilerinin nitelikleri açısından kapsamlı bir kanuna sahip oldu. 1982 Anayasası bu kuruma "yürütme" bölümü içinde "idare" alt başlığı altında yer vererek, 136. madde ile "milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinme" görevini de yükledi.
Osmanlı Devleti'ndeki dinin denetim altında tutulması, şeyhülislamlık makamının devletin merkezi örgütü içine çekilmesi ve devletin çıkarları doğrultusunda kullanılması anlayışı Cumhuriyet tarafından aynen tevarüs edildi. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın siyasetten ve siyasi çekişmelerden etkilenmemesi mümkün olmadığı gibi, güç dengelerine göre dönem dönem güvenlik bürokrasisinden ve onun laiklik anlayışından etkilenmemesi de mümkün değil. Siyasi iktidarın veya bürokratik devletin etkisi ve denetimi altındaki bir kurumun başarılı olması da beklenemez. Nitekim bu kurumun başarılı olduğu da söylenemez. Bu eleştiri, Aleviler ve diğer inanç sahipleri dışında kendilerine hizmet sunulan Sünniler bakımından da geçerlidir. Alevilerin de devletin denetimi ve yönlendirmesi altındaki bir yapılanmanın varlığını eleştirmeleri ve bu kurumun tamamen kaldırılmasını savunmaları gerekirken, devlet bütçesinden pay almak uğruna Aleviliği resmileştirip, devletin vesayeti altına sokma hevesleri anlaşılır gibi değildir. Resmi bir kurum üzerinden toplumun ve bireyin inanç anlayışını ve yaşamını denetlemek ve yönlendirmek laiklik ilkesine aykırıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurumun varlığı devletin laik olmadığının bir göstergesidir. Dini yaşamın toplumsal denetimini yapan devlet esas olarak Sünniliği denetim altında tutuyor. Aleviler de buna gönüllü talip oluyorlar. Devlet tüm dinler, inançlar ve mezhepler karşısında tarafsız ve eşit mesafede olacaktır. Demokrasinin ve laik hukuk devleti olmanın gereği budur.
Devletin dini yaşamdan tamamen çekilerek bu alanı sivil topluma bırakması zorunludur. İngiltere'de bireyler dinlerinin gereklerini bireysel ya da toplu olarak kamusal ve özel alanda özgürce yerine getirirler. Devlet hiçbir dine ve dini kuruma yardım etmiyor ancak bazı binaların bakım ve onarımı için mali destek sağlıyor. Dini örgütler ise yardım dernekleri statüsüne sahip oldukları takdirde vergi muafiyetinden yararlanabiliyor. Hindistan Anayasası'nda cemaatlerin dinlerinin gereğini özgürce yerine getirebilecekleri ve dinlerini yaymada özgür oldukları belirtiliyor. Cemaatler din alanında özgürdürler. Dini amaçla toplanan vergilere cemaat üyelerinin katılma zorunluluğu olmayıp, öğrencilerin din derslerinden muaf olma hakları bulunuyor. Bu şekilde Müslüman azınlığın hakları da güvence altına alınıyor. Fransa'da devlet dini uygulamalara saygılıdır. Ancak devlet dinleri resmen kabul etmez. Kamu eğitiminde dini bir mezhebe yer verilmez. Dini cemaatler dernekler şeklinde örgütlenebilirler, bu derneklere vergi indirimi sağlanır. Fransa'da 200'ü aşkın İslami dernek bulunuyor. Hollanda'da 1798 Anayasası kanun önünde bütün dinlerin eşit olduğunu ilan eden ilk anayasa olup, 1. madde ile din ve inanca yönelik ayrımcılık yasaklandı. Devlet hiçbir dini veya ideolojik örgütün içişlerine müdahale hakkına sahip değil. Hollanda'da ayrıca Almanya ve İtalya' da olduğu gibi devletin dayattığı bir kilise vergisi bulunmuyor. (Ruşen Çakır-İrfan Bozan, "Sivil, şeffaf ve demokratik bir Diyanet İşleri Başkanlığı mümkün mü?" TESEV yayınları) Almanya'da kiliseler hem dernek hem de kamu hukukuna ilişkin kanunlar çerçevesinde faaliyet gösteriyor. Kilise vergisi, aidat, bağış toplayabiliyor, dini eğitim yapabiliyorlar. Kiliseler işveren olarak kabul edilip, kendilerine kamu sendikası statüsü tanındı. Federal Anayasaya göre dini eğitim zorunlu olmayıp, isteyen istediği dini seçmekte serbesttir. Eyaletler kendi anayasalarına uygun biçimde bölgelerindeki kiliselerle anlaşmalar yapabiliyor. İtalya'da Katoliklik dışındaki diğer bütün mezhepler kendi örgütlenmelerini kurmakta özgürdür. Cemaatler özel ve kamusal alanda dinlerini yayabilir, ahlaka aykırı olmamak koşuluyla gerekli tören ve ayinleri serbestçe yapabilirler. Yurttaşlar gelir vergilerinin 0,8'ini istedikleri mezhebe verebiliyor, yaptıkları bağışları vergiden düşebiliyorlar. Devlet mezheplerle farklı anlaşmalar yapabiliyor. Protestan Vadualar'la yapılan bir anlaşmayla, bu mezhebin yaptığı dini evlilikler resmi nikah olarak kabul edildi. (Çakır-Bozan-a.g.e) Görülüyor ki gerçekten laik olan ve toplumu demokrasi-hukuk kuralları içinde özgürce yaşatmaya çalışan rejimlerde Diyanet İşleri Başkanlığı gibi nev'i şahsına münhasır bir kurum bulunmuyor. Tarihsel olarak Şeyhülislamlıktan, Diyanet İşleri Başkanlığı'na uzanan çizgide bir kurumun var olması, o kurumun başarılı, doğru, demokrasi ve insan haklarına uygun bir yapılanma olduğunu göstermez. Bu yapılanma insan hak ve özgürlüklerine, vicdan, din, inanç özgürlüğüne, laikliğe, demokrasiye, eşitliğe ve adalete aykırıdır. Ayrıca bu kurumun Sünni, Alevi, inançsız ve Müslüman olmayan tüm yurttaşların vergilerinden pay alarak çoğunlukta oldukları için sadece Sünnilere resmi bir anlayışla devlet hizmeti vermesi hukuka, adalete, ahlaka ve vicdana aykırıdır. Bunun dışında bir dinin veya mezhebin resmileşmesi onun donmasına ve başka ideolojilerin aracı durumuna düşmesine neden olur. Örnek verilen ülkelerde olduğu gibi devlet her dine ve mezhebe karşı eşit mesafede durarak, dini yaşamı sivil topluma, cemaatlere bırakmalı. Her kesim kendi ibadethanesini, kendi din adamını istihdam etmeli. Devlet her kesime vergi muafiyetleri, onarım destekleri sağlayabilir. Sivil toplum kendi din ihtiyacının bedelini karşılayabilecek güç ve inançtadır. Tıpkı askeri vesayet altında bir demokrasi olamayacağı, hukuk devleti gerçekleşemeyeceği ve ifade özgürlüğü sağlanamayacağı gibi, Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurumun bulunduğu yerde din ve vicdan özgürlüğü ve laik devlet sağlanamaz.