Anayasa saplantısı

Mümtaz Soysal 1969 yılında yayımlanan Dinamik Anayasa Anlayışı adlı eşsiz eserine şu sözlerle başlıyor: "Anayasa sözünün bıkkınlık verecek kadar sık kullanıldığı başka bir toplum bulmak herhalde çok güç.
Haber: MURAT SEVİNÇ / Arşivi

Mümtaz Soysal 1969 yılında yayımlanan Dinamik Anayasa Anlayışı adlı eşsiz eserine şu sözlerle başlıyor: "Anayasa sözünün bıkkınlık verecek kadar sık kullanıldığı başka bir toplum bulmak herhalde çok güç. Türk toplumu, her tartışmasında, her yazısında, her söylevinde 'anayasa' sözünün edildiği bir toplum oldu." 1969'dan bugüne değişmeyen bir şeyler kalmış demek ki. Çalışmanın kaleme alındığı yıldan günümüze biri 'postmodern' iki darbe, iki de muhtıra deneyimi yaşandığı ve peşi sıra anayasa değişiklikleri yapıldığı düşünülürse, tartışmaların dinmemesini anlamak mümkün.
Türkiye'de özellikle özgürlükler ve sosyal/ekonomik haklar konusunda 'ileri' adımların atıldığı 1961 Anayasası döneminde, Batı'daki örneklerden farklı olarak, bu alanlardaki sorunlarını çözümünde fazla yol alamamış bir ülke söz konusuydu. Hak ve özgürlük alanlarında ileri haklar tanınmış, bunların korunabilmesi için Anayasa Mahkemesi aracılığıyla yargısal denetim olanağı sağlanmıştı. Henüz güçlü bir toplumsal tabanı olmayan güvencelerin anayasada yer alması ve yargısal denetim, toplumsal/siyasal sorunların tartışılması ve çözümlenmesi konularının kendiliğinden anayasal tartışma düzlemine çekilmesi sonucunu yaratmış, kuşkusuz her konunun tüzel (hukuki) bir boyutu olsa da, aslında tüze dışı açmazlardan kaynaklanan anayasa tartışmaları, anayasadan beklenen işlevin ötesine geçerek gerginliklere neden olmuştu. Henüz sermaye birikimini yaratmaya çalışan bir ülkede tanınan üst düzey sosyal ve ekonomik hak ve özgürlükler, özellikle 1965-69 arasında tek başına iktidarda bulunan Adalet Partisi'nin kendi ekonomik siyaseti açısından yaşamsal olan bazı yasaların Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmesiyle, anayasa üzerinden bir mücadele alanına dönüşmüştü. Türkiye sağının, bu hak ve özgürlüklere, sendikal haklara, özerkliğe, anayasa yargısına duyduğu ve sık sık 'oligarşi' nitelemesiyle dile getirdiği tepkinin temelinde 1960'larda yaşananların büyük payı olsa gerek.
Tabii bir türlü benimsenemeyen 1961 Anayasası, bir yandan 50-60 arasında yaşanan sorunlara çözüm ararken, diğer yandan o dönem toplumunun beklentilerinin de ötesinde hak ve özgürlük tanıyan, program niteliği olan bir anayasa olarak tasarlanmıştı. Bu anlamda da, sonraki anayasalar ve anayasacılık hareketi için değerli bir deneyimdi. Anayasaların yalnızca yaşanan sorunların tekrarını önleyen değil, aynı zamanda, bilinçli ya da bilinçsiz 'ilerleten' metinler olabileceğinin de kanıtıydı. Her anayasa çalışması gibi bir yandan güçler arasında denge ararken diğer yandan geliştiren bir nitelik de taşıyordu. Arasında denge aranan güçler, 1950'de kaybettiği iktidarını darbeyle kazanan, Türkiye'de modernleşmenin sahibi sivil-asker seçkinler ile yeni palazlanan ticaret ve sanayi burjuvazisiydi. Bu, kolay kurulabilecek bir denge değildi. Çünkü 1950'de bir partinin diğerine karşı kazandığı zafer, sıradan seçim başarısı olmanın ötesinde güçlü bir toplumsal değişiminin sonucuydu. O değişimin fark edilmesi nedeniyledir ki CHP, 1950 öncesinde Türkiye'de feodal yapının kökünü kurutmak için gerekli hamlelerden (eğitim ve toprak gibi) ödün vermek zorunda kalmıştı.
1961 Anayasası dönemi ve sonrasındaki tüm anayasal gelişmeler de 'denge' arayışının sonucudur. Bu denge, klasik anlayışla "özgürlük ve otorite" arasında aranıyor gibi görünür ama önemli olan otoritenin kim olduğu ve özgürlükten ne anladığıdır. Eğer dengeyi sağladığını iddia eden otoritenin, yani o sırada devlete hakim olan ideolojinin sahiplerinin sınıfsal niteliği anlaşılmazsa, sağladığı özgürlük düzeni ve kurulduğu varsayılan denge de sorunlu hale gelir. Devlete egemen olanlar, kimi, hangi güçleri frenlemek için anayasa hazırlar ve 'dengelenmek' istenenler bu sistem içinde nasıl gelişebilir? Otorite-özgürlük dengesinden ne kastedildiği bu sorunun yanıtına bağlı.
Anayasalar toplumun, tarihin belli bir aşamasındaki taleplerini karşılamaya yönelik hazırlanır. Karşılayabildiği kadar da yaşar. Anayasa 1961'de olduğu gibi toplumun ilerisinde ya da 1982'de olduğu gibi yüz küsur yıllık anayasa geleneğine aykırı bir biçimde, gerisinde olabilir. 1982'yi hazırlayanlar, özgürlük ve otorite arasındaki dengeyi bu kez otorite lehine kurmaya çalışmış ve güçlü devletin güçsüz yurttaşa gereksinim duyduğu varsayımıyla hareket etmişti. Her dönemde olduğu gibi, 1980 iktidarının da gerekçeleri hazırdı: 'Şiddet hareketleri', 'beceriksiz siyasetçiler', 'sürekli greve gidip üretimi düşüren emekçiler', 'arsız üniversiteler' ve tüm bunların sorumlusu 'yurttaşa fazla yüz veren 1961 Anayasası'. Hal böyle olunca da anayasa, söz konusu 'sorunları' (!) kökten çözme amacıyla kaleme alınmıştı. Tabii sadece anayasa değil, bir iki yıl öncesine dek anayasal korumaya alınmış olan yüzlerce yasa da aynı zihniyetin ürünüydü. 1982'nin kurmaya çalıştığı denge, devlete egemen olanların, karşısındaki güçleri sadece frenlemesi değil 'boğması' şeklinde ortaya çıktı. Boğulmaya çalışılan toplumsal güçlerden canlarını az hasarla kurtarabilenler, bu ortamda 'gelişme olanakları' aramıştır. İşte 2007'deki 'yeni anayasa' tartışmalarının, darbecilerin yarattığı boğucu ortamda canlarını zar zor kurtaran sağ/sol liberal ve demokratlar, o ortamdan güçlenerek çıkan sermaye ve İslamcılar, cezaevlerinde (bkz Diyarbakır) gördükleri zulmün de katkısıyla giderek milliyetçileşen Kürtler ve ulusalcılar arasındaki mücadeleye sahne olduğunu söylemek mümkün. Sonunda nasıl bir denge kurulacağı henüz belirsiz de olsa tartışmalarda 'emeğe' pek yüz verilmediği ortada.
Gelelim anayasa tartışmalarına.
Sivil girişime gel
Anayasa değişikliği içeren yasaların kurumsal olarak, nasıl, nerede tartışılıp oylanacağı, kabul edileceği belli. Ama tartışmaların ve katkıların seyri konusunda bir düzenleme yok tabii. Herkes, her sivil toplum örgütü bir anayasa çalışması yapabilir, taslak hazırlayabilir vs. İyi hoş da, anayasa nihai olarak o dönemde devlete egemen olanların taleplerini yansıtır; kurulacak denge onların dengesidir. Bu dengede hak edilen yeri alabilmek için anayasanın metni dışında da bir mücadele alanı gerekli. Yazının başlığının 'anayasa saplantısı' olmasının nedeni de bu. Hazırlanan metinde 'biz de olalım' demek iyidir de, egemen olan 'siz kimsiniz?' diye sorduğunda, yanıtlamak için tüm toplumsal dinamikleri, görünen ya da görünmeyen amaçları, hakim olan sınıfın niteliğini gözönünde bulundurmak gerekir. Bir örnek: Geçen haftasonu bir Anayasa Çalıştayı başladı. Düzenleyen TEPAV, her şeyin başındaki isim de, kapitalistlerimizin en yerinde duramayanlarından TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu. Şimdi bu Çalıştay'dan 'sosyal haklar', 'laiklik', 'üniter devlet' vs. konularında bir adım ilerleme çıkmayacağını tahmin etmek için müneccim olmaya gerek var mı? Hisarcıklıoğlu ilk gün, '1982 Anayasası'nın ilk üç maddesinin tartışılmayacağını' buyurmuş bile. Hani adı sivil girişimdi? Eşcinselleri temsil eden örgütler haklı olarak anayasada yer almayı talep etmişler ama toplu fotoğrafa girmelerini istemeyen sendikacılar çıkmış. O kadar da sivil değiller demek ki.
Her anayasa çalışması öncelikle toplumun geldiği aşamayı, egemen olanın niteliğini anlamaya çalışmakla başlamalı. Aksi halde herkes sabah akşam anayasa maddeleri üzerine yapılan kavgaları, tüze dışı sorunlara anayasal çözüm bulma çabalarını, adı sivil olan örgütlerin anayasa çalışmalarını izlemek zorunda kalır. Cumhurbaşkanımız 'Türkiye'de sınıfsal farklar kalmadı artık' buyurmuş. Ne ara ortadan kalktığını göremedik demek ki. Nüfusun yarısının açlık sınırında yaşadığı bu ülkede işçiler şantiyelerde ölüyor ve her işini planlı yapmakla övünen işveren yalnızca bu durumu kaderle açıklıyor. Aydınlar ya öldürülüyor ya da adliyelerde süründürülüyor. Bir gün 'kahrolsun insan hakları' diyerek yürüyüş yapan polis, ertesi gün zanlılarla gurur fotoğrafları çektiriyor. Bu ve benzeri yakıcı toplumsal sorunlar yalnızca anayasa metinleriyle çözülmez. Anayasaların metni, yani lafzı, hiç kuşkusuz yaşamsaldır. Ancak ondan daha yaşamsal olanı o sırada toplumun vardığı aşama, siyasal düzenin niteliği ve o metinde denge kurduğu iddia edilen egemenin hassasiyetleridir. Bunlar gözardı edilirse, 367 mi yoksa 366 mı gibi akla zarar tartışmaları daha çok yaşarız.

MURAT SEVİNÇ: Dr., Mekteb-i Mülkiye