Anayasa taslağı üzerine

Bilkent Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığında, konusunda yetkin bir kurula hazırlatılan anayasa taslağı hakkında tartışmalar devam ederken...
Haber: RÜSTEM KARABATAK / Arşivi

Bilkent Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Ergun Özbudun başkanlığında, konusunda yetkin bir kurula hazırlatılan anayasa taslağı hakkında tartışmalar devam ederken, öncelikle bu taslağı kimin hazırlattığı veya hazırlayan insanların ne kadar ücret aldığı yönündeki sorgulamalar, konuyu saptırmaya yönelik gereksiz kaygılardır.
Anayasalar, devletin temel organlarını ve bu organların işleyişiyle birlikte kişilerin temel hak ve özgürlüklerini gösteren, bu çerçevede genel ilkelere hitap eden bir normlar silsilesidir. Diğer ayrıntılar kanun, tüzük ve yönetmelik gibi alt düzenleyici normların konusudur. Oysa yürürlükte bulunan Anayasamız, askeri darbe sonucu oluşturulan bir heyet tarafından hazırlandığından, askeri esprinin hakim olduğu bir metin olarak ortaya çıktı. Örneğin, askeri hizmetin hakim kavramlarından biri "emir" olduğundan, Anayasanın 137. maddesinde ayrıntılı olarak düzenlendi.
Taslakta, daha önce bazı kurumların hukuka karşı kutsal görülerek, hukuka uygunluğunun yargısal denetimi yapılamayan işlemlerine karşı yargı yolu açıldı, birtakım anayasal kurumların oluşumunda da değişikliğe gidildi. Bu bağlamda taslak önerileri genel olarak olumlu olmakla birlikte, bazı maddeler için öngörülen düzenlemelerin hukuken olabilirlik kabiliyetinin de yeterince tartışılmadığı anlaşılıyor.
Yeni bir anayasa
2709 sayılı TC Anayasası'nın "Genel Esaslar" kısmında yer alan ilk üç maddesinde, devletin şekli ve nitelikleri belirlendikten sonra gelen 4. maddesinde, ilk üç madde hükümlerinin değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin teklif edilemeyeceği anayasal kurala bağlandı. Bu itibarla devletin iskeletini oluşturan bu madde hükümlerinin, -Anayasanın değiştirilmesini düzenleyen 175. maddesi kapsamına girmediğinden-, meşru yollarla kaldırılması olanağı bulunmuyor.
Her ne kadar, Anayasa'nın önce 4. maddesi kaldırılarak diğer ilk üç maddesinin değiştirilebileceği akla gelse bile, bu maddelerin değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceği kurala bağlanmış olduğundan; -Anayasa değişikliklerine ilişkin kanunlar usul bakımından Anayasa Mahkemesi'nin yargısal denetimine tabi olmakla ve teklif edilememenin de bir usul sayılması nedeniyle- bu teklif ilk dört maddenin sözüne ve ruhuna aykırı olacağından Anayasa yargısınca iptal edileceği açıktır. Zira bu maddelerle korunan değer, bir ülkenin siyasal sistemi ile siyasal sınırları, savaş veya yakın bir savaş tehdidiyle belirlenir, yani bunlar demokratik enstrümanların konusu değildir. Anılan maddeler de bu nitelikte görüldüğünden, anayasa değişikliklerinin konusu kapsamına alınmadı.
Anayasa taslağında bu noktada çıkan sorun ise, yürürlükte bulunan anayasal normun "Devletin dili Türkçe'dir" olmasına karşın, taslakta "Devletin resmi dili Türkçe'dir" kuralının önerilmesidir. Aslında bu değişiklik için mevcut kuralları zorlayarak anayasa değişikliği yapmaya gerek yok. Çünkü, dil olgusu insanlara -gerçek kişilere- özgü olduğundan, hukukta tüzel kişilerin dilinden söz edilemez. Devletin de bir dili söz konusu olamaz. Ancak tüzel kişilerin yazışmalarına esas aldıkları bir dili olabilir. Örneğin uluslararası çalışan bir şirket, yazışmalarının İngilizce yapılacağını şirket ana statüsüne koyabilir. Bunun gibi, devletlerin de resmi müracaat ve yazışmalarında esas alacakları bir dil, anayasalarda öngörülebilir. Buna o devletin resmi dili denir. Anılan düzenlemeyle ilk bakışta anlam bakımından müphem bir anayasal metnin düzeltilmeye çalışıldığı anlaşılmaktaysa da, yargı organlarının, kuralı bilimsel bir yorum ile içtihada bağladığı takdirde, uygulamada bir sorun ile karşılaşılmayacağı ortadadır.
Yargı denetimi dışı alan
Bir ülkede cumhurbaşkanlığı seçimi dahi yargı denetimine tabi iken, devlet başkanının altında bulunan bazı kamu görevlileri için yapılan hukuki tasarrufların yargı denetiminin dışında bırakılması abesle iştigaldir. Taslakta bu noktada doğru bir yaklaşım sergilendi. Bu bağlamda yargı dışı alan, hukuk dışı alan demektir. Başta adalet dağıtan kamu görevlileri hakkında her türlü kararı alan kurumun işlemleri yargı denetimi dışında bırakılır, eş deyişle, bu alanda sevk ve idare edilirse, adalet hizmetinin sağlıklı yürüdüğünü ileri sürmek güçtür. Hiç kimse, kendisinde olmayanı başkasına veremez.
Gösterilen gerekçe ne olursa olsun, bir alan yargı denetimi dışı bırakılıyor ise, bu alanda yapılan hukuk dışı işlemlerin yargıdan korunmasının, yani adaletsizliğin himayesinin amaçlandığı ortadadır. Bunu savunmanın hiçbir adalet anlayışıyla bağdaşmadığı açıktır.
Dokunulmazlıkların kaldırılması
Bilindiği gibi, dokunulmazlıklar esas itibarıyla ceza hukukuna tekabül eden konuları kapsıyor. Ceza soruşturmaları, bir kimsenin suç işlediği şüphesi üzerine başlayan ve ceza usul hukukunun araç ve yöntemleri kullanılarak, bu şüphenin yenilmesine yönelik etkinliklerdir. Amacı ise, iddia konusu maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasını sağlamaktır. Dolayısıyla "dokunulmazlık" toplumu rahatsız ettiği gibi, hakkında şüphe uyanan kişiyi -şüpheliyi- de rahatsız etmelidir. Zira kişi, dokunulmazlığı sona erip hakkındaki maddi gerçekler açıklığa kavuşana kadar töhmet altında kalacaktır. Hukukta böyle bir yarardan söz edilemez.
Danıştay'ın durumu..
Anayasa taslağının 121. maddesi uyarınca, Danıştay üyelerinin meslek dışından seçilen 1/4'ünün, yürürlükteki Anayasa'ya göre Cumhurbaşkanı tarafından seçilmesi öngörülmekteyken, bu yetki Bakanlar Kurulu'na verildi. Ancak, Danıştay'ın görevleri arasında Bakanlar Kurulu Kararları'na karşı açılan davaları karara bağlamak da vardır. Kendisini doğurana karşı gelmeme eğilimi insanın fıtratında mevcuttur. Ayrıca bu durumun, yargı kararlarına gölge düşürebileceği de gözden uzak tutulmamalıdır. Cumhurbaşkanının, hiçbir siyasi parti ile ilişkisi kalmaması ve tek başına yaptığı işlemlere karşı yargı yolunun kapalı olması nedeniyle, daha önce bu yönde bir kaygı duyulmuyordu.
Öte yandan, Danıştay üyelerinin yürütme organı tarafından meslekten olmayanlar arasından seçilmesi yerinde değildir. Günümüzde yürütme ve idarenin yeteri kadar hukuk müşaviri bulunmakta olup Danıştay'a gelen danışma konuları sayısı eskiye göre yok denecek kadar azaldı. Hal böyle olunca da Danıştay'a bu yolla seçilen deneyimli bürokratlardan bu kurumun yararlanma olanağı kalmadı. Zira Danıştay bir danışma organı olma niteliğini kaybetmiş olup biri idari ve 12 dava dairesiyle, bir yüksek yargı organı olarak görev yapıyor.
Din ve ahlak eğitimi
Zorunlu din dersi eğitiminin, demokratik toplum düzeninin gerekleriyle bağdaşmadığı tartışmasız bir olgudur. Ancak taslağın 24. maddesinde bu konu çok alternatifli olarak ele alındı. Bu seçeneklerden, din eğitimi konusunda bir zorunluluk öngörmeyenin tercih edilmesi temennimizdir. Dahası bu dersin eğitim programlarında, "Din ve Ahlak Bilgisi" dersi olarak yer aldığı ve bu şekilde verildiği de biliniyor. Buna göre, bir davranış dine uygun ise ahlakidir, uygun değil ise ahlaki değildir! Bir olgu din ve ahlak kurallarıyla birlikte nitelendirilince, Türklerin Müslümanlığı 9. yüzyılda kabul ettiği gözönüne alınırsa göre, daha önce bu kadar yıl ahlaksız yaşadığı ileri sürülemez. Anılan dersin ikiye ayrılarak "Din Bilgisi", "Ahlak Bilgisi" dersleri olarak müfredatta yer alması ve "Ahlak Bilgisi" derslerinin, konu ile ilgili felsefe grubu öğretmenlerince verilmesi gerekir.

RÜSTEM KARABATAK: Mali Hukuk Bilim Uzm., İdari Yargıç