Anayasa taslağında 'piyasa' çevre

AKP'nin yeni bir anayasa hazırlama çalışmaları nihayete ermek üzere. Taslağı hazırlayan Prof. Özbudun ve altı bilim insanından oluşan ekibinin çalışmalarını AKP Başkanı ve Başbakan Erdoğan, "Anayasayı hazırlamak siyasilerin işidir, bilim adamları katkıda bulunur" şeklinde özetledi.
Haber: ILGIN ÖZKAYA ÖZLÜER / Arşivi

AKP'nin yeni bir anayasa hazırlama çalışmaları nihayete ermek üzere. Taslağı hazırlayan Prof. Özbudun ve altı bilim insanından oluşan ekibinin çalışmalarını AKP Başkanı ve Başbakan Erdoğan, "Anayasayı hazırlamak siyasilerin işidir, bilim adamları katkıda bulunur" şeklinde özetledi. Ancak, Sapanca'da AKP Komisyonu ve Bilim Kurulu üyelerinin taslağa son şeklini vermek üzere girdikleri kampın ve parti içi diğer çalışmaların, taslağın geneline ilişkin büyük değişiklikler getirmesi beklenmiyor.
Anayasa taslağının 129. maddesi ile ilgili görüşlerimizi aşağıda dile getireceğiz ancak gazetelerde "Çevre korunması ilk kez anayasada" başlıklarıyla çıkan haberlerin, bu konu üzerinde yapılacak tartışmaların, başlamadan bitirilmesi gayretinde olunduğu izlenimi yarattığı da belirtilmeli. Taslakta çevre koruma başlıklı 129. maddenin ne tür bir hak alanı tanıdığı ve bu maddenin, 1982 Anayasası'nda çevre hakkını düzenleyen 56. maddeye getirilen eleştirileri karşılayıp karşılamadığı tartışılmadan, "çevrenin korunması" konusunun taslağa eklenmesinin sevinçle, kazanım nidaları ile karşılanmasının yerinde olduğu görüşünde değiliz.
1982 Anayasası'nda çevre hakkı
Asker elinin değdiği, ruhunun sindiği 1982 Anayasası'nın çevreyle ilgili 56. maddesi, açıkça çevre hakkından söz etmez. Ancak diğer klasik haklarla ve özellikle de yaşam hakkıyla ilgi kurar ve çevre hakkına "dolaylı" bir düzenlemeyle yer verir. Maddede "Herkes, sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir" denerek, yaşam hakkının sağlıklı ve dengeli bir çevrede gerçekleşebileceği belirtilir. Ancak bilindiği gibi çevreyle ilgili 56. madde, Anayasa'nın "Ekonomik Ve Sosyal Haklar Ve Ödevler" bölüm başlığı altında ve 65. madde, sosyal ve ekonomik hak ve ödevlerin "ekonomik istikrarın korunması gözetilerek, malî kaynakların yeterliliği" ölçüsünde yerine getirileceğini söyler. Kısaca, çevre hakkını dolaylı düzenleyen 1982 Anayasası için ekonomik koşullar, "sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkının" yerine getirilmesinde bir sınır olarak belirlenir. Diğer bir deyişle 56. maddenin 2. fıkrasında devlete ve vatandaşlara yüklenen "Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek" ödevlerinin devlete düşen kısmı, ekonomik koşullar gözetilerek yerine getirilmeyebilecek yahut ertelenebilecektir.
Yeni taslakta çevre
"Çevrenin Korunması ve Milli Servetlere İlişkin Hükümler" başlığı taşıyan 5. kısım, sırasıyla çevrenin korunması, tabiî servetlerin ve kaynakların aranması ve işletilmesi, ormanların korunması ve geliştirilmesi, kıyıların korunması ve kıyılardan yararlanma, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının korunması başlıklarını taşıyan beş maddeden oluşuyor. Biz bu düzenlemelerden, yalnızca "çevre koruma" başlıklı 129. maddeyi ele alacağız.
Söz konusu maddede "Devlet herkesin, insanî gelişimini mümkün kılan sağlıklı bir çevrede yaşaması için gerekli tedbirleri alır. Çevrenin en üst düzeyde korunması ve çevre kalitesinin iyileştirilmesi, sürdürülebilir kalkınma ilkesiyle uyumlu olarak, herkesin ve devletin görevidir" deniyor. Maddenin lafzı ve bulunduğu kısmın başlığı ilk göze çarpan hususlar olduğundan değerlendirmeye bu noktadan başlamak yerinde olacaktır.
Hoş bir anı olmaya doğru
1982 Anayasası'nda dolaylı da olsa bir çevre hakkının düzenlendiği, madde lafzından dahi, yurttaşların konuyla ilgili bir haklarının olduğunun kolayca anlaşılabildiği söylenebilir. Buna karşın taslakta, çevreye ilişkin olarak "hak" kelimesi kullanılmıyor, maddenin bulunduğu kısım başlığında da söz konusu konular için "ilişkin hükümler" tabiri tercih ediliyor, "ilişkin haklar" ibaresi kullanılmıyor. Öyle ki anayasa hazırlayıcıları 129. maddenin metninde de, "insanî gelişimi mümkün kılan sağlıklı bir çevrede yaşama" tamlamasına "hakkı" kelimesini dahi eklememişler. Ayrıca açıklanan taslağın madde gerekçesinde, çevreyle ilişkin bir "hak" kavramına/kelimesine yer verilmediği de belirtilmelidir. Kısaca hazırlanan taslak, çevre hakkı kavramını "sivil" eliyle hak olmaktan çıkarıyor, devletin tek taraflı kontrolü altında görev olarak tanımlıyor.
Bu noktada değinilmesi gereken bir husus da devletin "sağlıklı bir çevrede yaşamak" için gerekli tedbirleri alması konusudur. Bilindiği gibi 1982 Anayasası'nın "kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı başlıklı" 17. maddesinde, yaşama hakkının kapsamında, "maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkı" da bulunuyor. Hazırlanan taslakta ise 15. maddede "herkes yaşama hakkına sahiptir" denerek yaşama hakkının daraltıldığı, kişinin manevi varlığının çıkarıldığı görülüyor. Çevre ile ilgili 129. maddenin "sağlıklı bir çevrede yaşamak" ile yaşama hakkına gönderme yaptığı kabul edilecek olursa bu "yaşamın" kapsamının da daraltıldığı söylenebilir.
Görülen odur ki hazırlanan anayasa taslağının "haklar" konusundaki sözde zengin yapısı aslında sözcüklerinde bile cimrilik içeriyor. "Çevre hakkını nasıl savunacağız" sorusu, bu taslakla yerini "Çevreyi nasıl koruyacağız?", "Piyasa ile el ele mi?" sorularına bırakıyor.
129. maddede "devlete ve vatandaşlara" yüklenen görevler de değiştirildi. Buna göre görevler artık "...tedbir almak, çevreyi en üst düzeyde korumak ve çevre kalitesini iyileştirmek" oldu. Bu noktada da ilk göze çarpan hususun taslakta kullanılan "dil" olduğu söylenebilir. Devletin ve vatandaşların çevreye ilişkin görevleri piyasa dilinin yarattığı kavramlardan ve oldukça muğlak ifadelerden oluşuyor.
Örneğin "insanî gelişimi mümkün kılan sağlıklı bir çevrede yaşamak" ifadesi, insani gelişimin sınırlarının neler olacağı sorusunu akıllara getiriyor. Belirtildiği şekliyle "bu konuda devlete yönelik taleplerimizin hukuki zeminde pekiştirilme" imkanının bahşedildiği "sağlıklı bir çevrede yaşamak", sınırları ve tanımı bilinmeyen bir değişkene tabidir. Bu değişken de "insani gelişimi mümkün kılma"dır.
"Çevre kalitesi" kavramı ise, çevre kanunu da dahil ilgili mevzuatta tanımı olan bir kavram olmamakla birlikte, bilindiği gibi kalite kavramı bir "malın" niteliğini belirtmek için kullanılır. Taslağın bütününe de yerleşen piyasacı dil, çevreyle ilgili maddesinde bir şirketin çevreyle ilgili hedeflerini ya da AR-GE çalışması raporlarını anımsatan bir terminoloji ile karşımıza çıkıyor. Çevre hakkı demeye çekinen taslak madde, "çevre kalitesini" üstüne basarak hem de "sürdürülebilir kalkınma" kavramıyla birlikte kullanarak piyasanın tam içinden/ağzından, üstelik çevreyi bir girdi-çıktı-maliyet-mal kapsamında gören ideolojik bir eksende düzenliyor.
Anayasa taslağının bütününe egemen ideolojinin en çıplak görüldüğü kavramlardan biri ve dikkate değer olanı, devlete ve vatandaşlara yüklenen ödevlerin yerine getirilmesinde ilke olarak "sürdürülebilir kalkınma"nın belirlenmesidir. 1982 Anayasası'nda çevre hakkının yerine getirilmesinin sınırı devletin ekonomik şartları iken, taslakta çevrenin korunması devletin ekonomik koşullarına değil, doğrudan piyasanın şartlarına/konjonktürüne terk edildi. Uluslararası çevre-doğa koruma sözleşmelerinde ve metinlerinde sıkça adını duyduğumuz ve piyasacılığın ruhu haline gelen "sürdürülebilir kalkınma" yaklaşımı anayasal bir güce kavuşturuldu. Diğer yandan da sivil toplu, sürdürülebilir kalkınma ve yönetişim üçgeninden düşünenlere de ideolojik altlık hazırlandı. Çevreyi piyasa için bir girdi olarak gören yaklaşım, mantıki sonuçlarına anayasa taslağında kavuştu. Bu yaklaşım, hakları değil sermayenin çıkarlarını, doğayı değil, piyasanın sürdürülebilirliğini savunuyor. İdeolojik olarak kendisini tüm açıklığı ile tarif etmiş taslakta, çevrenin korunmasının 'devletin görevleri' arasında sayılmasının bu açıdan hiçbir kıymetinin olmadığı ortada.

ILGIN ÖZKAYA ÖZLÜER: Ar. Gör., Ankara Üni.