Anayasa ve vicdani retçilik

Perihan Mağden'in "Şimdi vicdani red!" başlıklı yazısıyla (8.1.2008), savaş çığırtkanlığına/çığırtkanlarına gösterdiği tepki ve vicdani retçiliğe çağrısı, sivil itaatsizliğin en coşkulu yaşandığı İspanya'da
'itaatsizlerin', basit ve basit olduğu ölçüde...
Haber: MURAT SEVİNÇ / Arşivi

Perihan Mağden'in "Şimdi vicdani red!" başlıklı yazısıyla (8.1.2008), savaş çığırtkanlığına/çığırtkanlarına gösterdiği tepki ve vicdani retçiliğe çağrısı, sivil itaatsizliğin en coşkulu yaşandığı İspanya'da
'itaatsizlerin', basit ve basit olduğu ölçüde de 'öz' sloganlarını çağrıştırıyor: 'Eğer hiçbirimiz askere kaydolmazsak zorunlu askerlik sona erer' (bkz. Rafael Ajangiz'in 2001 tarihli, Being Influential Without Participating in the Policy Process; The Case of Conscription in Western Europe adlı çalışması).
Vicdani/total retçilik, alternatif kamu hizmeti gibi kavramlar dünyada neredeyse yüzyıldır tartışılıyor. Türkiye'nin gündemine ise yaklaşık 20 yıl önce girdi. Son bir iki yıla dek, vicdani retçiler basında görmezden gelinirken konu üzerine elle tutulur yazıların sayısı da bir elin parmaklarını geçmiyordu. Ancak, demokratikleşme yönünde gerçekleşen anayasal ve yasal düzeltimler (reformlar), en azından bir kısım siyasetçinin konuyu anlama çabası içine girmesi, vicdani retçilere açılan davaların sonuçları, cezaların yinelenmesi ve konunun sonunda AİHM'e taşınması, retçiliğin daha görünür olmasını sağladı. Tabii, her Türk'ün asker doğduğu varsayılan (ancak ne hikmetse on binlerce bakaya ve kaçak bulunan) ülkemizde, askerlik hizmetine atfedilen önem ve ulusal savunmanın yaşamsallığına yapılan vurgu, vicdani retçiliğin, örneğin Norveç'te olduğundan başka türlü algılanmasına ve tepkiyle karşılanmasına neden oluyor. Buna karşılık özellikle Avrupa'da zorunlu askerliğin aşamalı olarak terk edilmesi, vicdani retçiliğin A. Komisyonu üyesi ülkelerde kabulü, uluslararası kuruluşların Türkiye'ye yaptığı uyarılar ve TSK'nın yeniden organize olma niyeti konusunda verdiği ipuçları, vicdani retçiliğe bakışı yavaş da olsa değiştiriyor. Zorunlu askerlik, ulus-devlet olgusunun uluslararası ilişkilerde daha belirleyici olduğu 19. ve 20. yüzyıllara ait bir kavram. 1980'lerin sonuyla birlikte dünyada yaşanan dönüşüm, soğuk savaşın sona ermesi (ya da savaşların biçim değiştirmesi), toplumsal yaşamdaki değişim, bir yandan zorunlu askerlik uygulamasının sorgulanmasına diğer yandan vicdani retçiliğin (tüm AB ülkelerinde) kabul edilmesine neden oldu.
Vicdani retçilik, kişinin dini, siyasi, ahlaki nedenlerle askerlik hizmetini, silah altına alınmayı reddetmesidir. Dolayısıyla kişiyi retçi olmaya yönelten birden çok gerekçe olabilir. Bunlardan biri diğerine üstün değil. Vicdani retçilik, modern zamanlarda önce ABD'de ortaya çıktı, 20. yüzyılda Avrupa'da yayılmaya başladı. Askerlik hizmeti başlangıçta dini nedenlerle reddedildi ve bu nedenle, retçilerin baskıları sonucu İskandinav ülkelerinde önce 'dini vicdani retçilik' kabul edildi. 20. yüzyılın sonlarına doğruysa, ret gerekçeleri çeşitlenerek, kabul edilmesi (daha doğrusu hazmedilmesi) dini gerekçeler (örneğin Yehova Şahitleri gibi) kadar kolay olmayan 'siyasi ret' giderek arttı. Dünya için vicdani retçiliğin dönüm noktasıysa, Vietnam Savaşı. Vietnam ve sonrasında Batılı ordulardaki retçilerin sayısı hızla çoğaldı, bu gelişme retçiliğin tüzel (hukuki) alanda düzenlenmesini zorunlu hale getirdi.
Alternatif kamu hizmeti
Günümüzde AB ülkelerinin tamamında 'hak' olan vicdani retçiliğe ilişkin düzenlemeler bazı ülkelerin anayasalarında yer alırken (örneğin Almanya, Hollanda, Avusturya, Polonya, İsviçre gibi) çoğunda yasal düzenlemeye konu oldu. Çeşitli gerekçelerle askerlik hizmetini reddeden kişiler ile etmeyenler arasında bir 'eşitlik' sorunu yaşanmamasının nedeni ise, retçiliği hak olarak tanımlayan ülkelerin tamamına yakınında "alternatif kamu hizmeti" seçeneğinin öngörülmüş olması. Yani, silah altına alınmayı reddedenler, askerlik dışında bir kamu hizmetini yerine getirmek zorunda. Hizmetin süresi ülkeden ülkeye değişiyor; bazı ülkeler eşit süreyi, bazılarıysa askerlik hizmetinden daha uzun süreleri benimsemiş durumda (bu arada, BM İnsan Hakları Komitesi'nin konuya ilişkin kararları, kamu hizmeti süresinin makul tutulması gerektiği yönünde).
Türkiye'de, vicdani retçiliğin kabulünün önündeki engel ise anayasal değil yasal. Anayasa'nın Vatan Hizmeti başlıklı 72. maddesine göre, 'Vatan hizmeti, her Türkün hakkı ve ödevidir. Bu hizmetin Silahlı Kuvvetlerde veya kamu kesiminde ne şekilde yerine getirileceği veya getirilmiş sayılacağı kanunla düzenlenir'. Görüldüğü gibi, 1982 Anayasası, vatan hizmetini sadece TSK'da yerine getirilebilecek bir hizmet olarak düzenlemiyor. Ancak, 21.6.1927 gün ve 1111 sayılı Askerlik Kanunu'nun 1. maddesine göre, 'Türkiye Cumhuriyeti tebaası olan her erkek, işbu kanun mucibince askerlik yapmaya mecburdur'. Dolayısıyla vatan hizmetini 'askerlik' yaparak yerine getirmek anayasal değil, yasal bir zorunluluk. Türkiye'de, vicdani gerekçelerle askerlik hizmetini reddedenler TCK ve ACK (Askeri Ceza Kanunu) hükümleri uyarınca yargılanıyor. Bu nedenlerle, eğer vicdani retçilik Türkiye'de hak olarak kabul edilecekse değiştirilmesi gereken öncelikle Anayasa değil, ilgili yasalar. Konu, AKP'nin anayasa önerisinde 40. maddede düzenlenmiş. Değişen, 'Türk' sözcüğünün yerine, 'vatandaş'ın tercih edilmesi. Oysa, retçilik eğer yarın bir gün kabul edilecekse, ya doğrudan maddeye eklenmeli ya da halihazırdaki, 'kamu kesiminde ne şekilde yerine getirileceği' ifadesi, adı anılmasa da vicdani retçiliğin yasa ile kabulünü daha da kolaylaştıracak şekilde kaleme alınmalı.
Batı ülkelerinde de zamanında, retçiliğin ulusal savunmayı ve ordu-toplum arasındaki bağı zayıflatabileceği endişeleri dile getirildi ancak konu ne zaman gündeme taşınsa azımsanamayacak bir kamuoyu desteği de gördü. Retçiliğin kabulünün ardından, hiçbir ülke savunma zafiyeti yaşamadığı gibi retçiler (özellikle Almanya'da), sosyal hizmetler alanındaki çalışmalarıyla ülkelerinin sosyal ve ekonomik yaşamına önemli katkılarda bulundu. Türkiye'de bugüne kadarki vicdani retçi sayısı ve kamu hizmeti seçeneği gözönünde bulundurulursa, retçiliğin 'hak' olarak kabulünün herhangi bir savunma sorunu yaratmayacağı çok açık. Üstelik, anayasal ya da basit yasal değişikliklerle mümkün olan bu tanıma, çeşitli gerekçelerle silah altına alınmak istemeyen yurttaşların, yaşamlarının bir dönemini mahkeme ve cezaevlerinde geçirmelerini önleyecektir.

MURAT SEVİNÇ: Dr., Mekteb-i Mülkiye