Anayasal vatandaşlık

Aslı "anayasal vatanseverlik (verfassung patriotismus)" olan anayasal vatandaşlık kavramı, ilk kez Alman siyaset bilimci Dolf Sternberger tarafından, 1970'li yılların ilk yarısında, Almanya bağlamında kullanıldı.
Haber: VAHAP COŞKUN / Arşivi

Aslı "anayasal vatanseverlik (verfassung patriotismus)" olan anayasal vatandaşlık kavramı, ilk kez Alman siyaset bilimci Dolf Sternberger tarafından, 1970'li yılların ilk yarısında, Almanya bağlamında kullanıldı. Sternberger'e göre, "millet" kavramının, Almanya'da ulusal bütünlüğü ve bağlılığı sağlama imkanı yoktu. Çünkü bu kavram hem Nazi geçmişine dair çağrışımlar yaratıyordu hem de etnik bir içeriğe sahipti. Yurttaşların devlete sadakatini ve böylelikle Almanya'nın birliğinin idamesini, ancak ve ancak anayasada belirlenecek olan temel değerlerin adeta "sivil bir din" gibi halk tarafından benimsenmesi ve bu değerlere itaat edilmesi temin edebilirdi. Anayasal vatandaşlık düşüncesinin kendinden bekleneni yerine getirebilmesini Sternberger, birbiriyle bağlantılı iki koşula bağlıyordu: Biri devlet yönetimine demokratik mekanizmaların hâkim olmasıydı, diğeri ise demokratik mekanizmalarla işleyen bir devlete karşı halkın dostane bir yaklaşım sergilemesi zorunluluğuydu.
Sternberger'den sonra -yine bir Alman filozof- Jürgen Habermas, anayasal yurttaşlığı geniş kesimlerin nezdinde tanınır kılan isim oldu. Habermas bu kavrama, AB çatısı altında bütünleşmeye doğru mühim adımların atıldığı bir zamanda -yani 1990'ların başlarında- yeni bir Avrupa vatandaşlığının ölçütlerini belirlemek için başvurdu. Habermas, birleşme sürecine kültürel ve cemaatçi eğilimlerin hâkim olması halinde AB'nin milliyetçi bir noktaya doğru ilerleyeceğini ve meydana gelecek olan milliyetçi yapılanmanın Avrupa toplumlarına büyük zararlar vereceğini düşünüyordu. Milliyetçi temaların baskın çıkmasına mani olmanın yolu ise AB'yi "yurttaşların Avrupası" olacak ve farklılıklara saygı duyulacak bir şekilde kurgulamaktan geçiyordu.
Anayasal vatandaşlık önerisi, işte bu farklılıkları tanıyan ve onların kendilerini geliştirme haklarını güvence altına alan AB kurgusunun temelinde yatan kavramdı. Buna göre; AB bünyesindeki her ülke bağımsızlığını devam ettirmekle birlikte, bu ülkelerin vatandaşları AB çapında geçerli olacak bir "anayasal vatandaşlık" hakkına sahip olacaklardı. Mesela bir Alman'ın ya da Fransız'ın kendi milletine mensubiyeti devam edecekti ama bunlar aynı anda AB'nin anayasal vatandaşı da olacaklardı. Anayasal vatandaşlık, bireylerin kültürel ve milli kimliklerine bir halel getirmeyecek ve onların kendi devletlerinin vatandaşlığından kaynaklanan haklarını herhangi bir şekilde sakatlamayacaktı. Bu statüyle sadece siyasal nitelikle sınırlandırılmış bir üstkimlik oluşacaktı.
Habermas düşüncesinde siyasal değerlerin, kültürel değerlere nazaran daha makbul addedilmesinin ve öncelenmesinin altında yatan varsayım ise şuydu: "Farklı geleneklerden, dinlerden, kültürlerden ve ulus-devletlerden gelen insanlar ve halklar -AB bünyesinde- ortak çıkarlar için geleneksel kimliklerini gözardı ederek siyasal ve rasyonel ittifaklar kurabilirler". Hatta Fransız filozofu Derrida ile birlikte kaleme aldıkları metinde Habermas bu düşüncesini bir adım daha ileriye taşıdı ve AB ortak kimliğinin en temel öğesi olarak, aynılık ve benzerlik üzerine kurulu ulusal kimlikler yerine, "öteki"nin "ötekiliği"ni kabul eden etik anlayışın kurumsallaşmasının mümkün olduğunu dile getirdi. (Bu konuda daha ayrıntılı bir okuma için: Türkiye'de Çoğunluk ve Azınlık Politikaları-AB Sürecinde Yurttaşlık Tartışmaları, Turgut Tarhanlı-Ayhan Kaya, TESEV Yayınları, 2005, İstanbul.)
Yeni rota
Türkiye'nin anayasal vatandaşlık kavramı ile tanışmasını sağlayan ise Prof. Dr. Nur Vergin oldu. Vergin, "Yeni Siyaset ve Siyasi Partiler" başlıklı makalesinde (Türk Yurdu, No: 70, Haziran 1993), siyasi partilerin bugünkü yapı ve programlarıyla giderek işlevlerini kaybettikleri tespitinden hareketle, bu siyasi örgütlerin ancak kendilerine yeni bir rota tayin etmeleri halinde varlıklarını sürdürebileceklerini belirtti. Vergin'e göre, bu rotanın belirlenmesinde en önemli yeri, Türkiye'nin kimliğini yeniden tanımlamak tutuyordu. İşte bu kimlik tanımıyla bağlantılı olarak anayasal vatandaşlık kavramını gündeme getiren Vergin, Türkiye'nin belli başlı sorunlarının hallinde bu anlayışın bir alternatif olarak benimsenebileceğini belirtti.
Anayasal vatandaşlığın esas itibarıyla iki özelliğinden söz edilebilir: İlki, yurttaşlık tanımının her türlü etnik, dinsel ve kültürel imalardan masun kılınmasıdır. Anayasal vatandaşlıkta, vatandaşlık herhangi bir etnik, dini veya kültürel kimliğe atıfla tanımlanmaz ve bunun doğal sonucu olarak da toplumun çoğulcu yapısında bulunan farklılıklar arasında birini/birilerini diğerine/diğerlerine karşı ayrıcalıklı kılan bir tercihte bulunulmaz. Bu yaklaşımda anayasa çoğulcu değerleri ihtiva eder ve toplumu oluşturan gruplara eşit mesafede durur. Böylelikle her türlü farklılık anayasanın koruması altına alınır ve bunların kendi varlıklarını devam ettirip geliştirebilmelerinin önü açılmış olur.
Anayasal vatandaşlığın ikinci özelliği, kamu makamlarını farklılıkları törpülemeye ve onları asimile etmeye dönük -gizli ya da açık- politikaları izlemekten men etmesidir. Bu yaklaşımda vatandaşlığa toplumu homojenleştiren bir enstrüman nazarıyla bakılmaz, aksine vatandaşlık farklılıklara hukuki güvence sağlayan bir koruma kalkanı niteliğine bürünür. Bu niteliğiyle de demokratik siyasete de zemin hazırlar. Zira bireylerin sivil ve siyasal haklarının anayasanın muhafazası altına alınması, onların kendi aralarındaki problemleri -şiddete bulaşmadan- demokratik bir zeminde müzakere etmelerine imkân sağlar.
Tanımlar
Türkiye'de Cumhuriyet dönemi anayasalarında vatandaşlık, hep bir etnik (Türk) kimliğe referansla betimlendi. Bir başka ifadeyle, Cumhuriyet'in "Türk" kimliğini toplumdaki diğer etnisitelere dayatarak onlara karşı üstün bir konuma getirme amacı güden politikası, en belirgin ifadelerini anayasalardaki vatandaşlık tanımlarında buldu. 1924 Anayasası'nın (m. 88) vatandaşlığa ilişkin hükmü şöyleydi: "Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur". 1961 (m. 54) ve 1982 (m. 66) Anayasalarında ise vatandaşlık için aynı tanım benimsenmişti: "Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür". 1924'ün 1961 ve 1982'ye nazaran daha yumuşak ve olumlu bir vatandaşlık düzenlemesine sahip olduğunu söylemek mümkünse de, temelde her üç anayasanın da, (1) vatandaşlığın tanımında "Türk" ve "Türklük"e özel bir vurguyu ihtiva ettiği ve (2) böylelikle diğer etnisitelere mensubiyeti bulunanları Türklere nispetle ikincil bir pozisyona düşürdüğü açıktır.
Bu etnik temelli vatandaşlık bakışının, Türkiye'de başta Kürtler ve gayrimüslim azınlıklar açısından hayatı çok zorlaştırdığı, halen kanayan birçok yaraya sebep olduğu ve toplumsal barışı zedelediği tarihi tecrübeyle sabittir. Artık şunu çok iyi biliyoruz ki mevcut vatandaşlık anlayışıyla, bugün giderek çeşitlenen ve bu çeşitliliğini de bir değer olarak algılayan Türkiye toplumunu tatmin etmenin de, bu toplumun barışçıl birlikteliğini sağlamanın da imkânı yoktur. Bu nedenle yapılması gereken, vatandaşlık düzenlemesine anayasal vatandaşlığın prensiplerini hâkim kılmaktır. Bu bağlamda çeşitli formüller üretilebilir. (Örneğin, bir kimliğe değil, coğrafyaya vurgu yapan vatandaşlık tanımını benimsenin Türkiye için en isabetli karar olacağını belirten Baskın Oran şunu önerir: "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne vatandaşlık bağıyla bağlı herkes Türkiyelidir". Fazıl Hüsnü Erdem ise siyasi ve hukuki bir bağ olduğuna dikkat çektiği vatandaşlığı şu şekilde tarif eder: "Devlete vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır") Önemli olan bugünkü vatandaşlık düzenlemesiyle ileri gidilemeyeceğini anlamak ve farklı varoluşları bastırmayan, onların kendileri olarak varolma ve varlıklarını idame ettirme hakkını tanıyan yeni bir vatandaşlık düzenlemesinin Türkiye için ertelenemez bir ihtiyaç olduğuna kabul etmektir.

VAHAP COŞKUN: Ankara Üni.