Anayasanın ikilemi

1982 Anayasası olarak adlandırılan Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın sorunlu bir geçmişten gelerek geleceği nasıl oluşturacağı üzerine düşünürken, anayasaların "toplum" ya da "cemiyet" tasavvuruna yönelen içeriğinden söz etmek gerekiyor.
Haber: MUSTAFA TALAT KUTLU / Arşivi

1982 Anayasası olarak adlandırılan Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın sorunlu bir geçmişten gelerek geleceği nasıl oluşturacağı üzerine düşünürken, anayasaların "toplum" ya da "cemiyet" tasavvuruna yönelen içeriğinden söz etmek gerekiyor. Toplum hali, daha çok çoğul bir duruma karşılık gelir ve farklı unsur ve etkenleri sosyal barış çerçevesinde biraraya getiren bir yapılaşma olarak anlaşılır. Bu çıkarımın zorunluluğunu kardeşlerin benzemezliğiyle tartışmasız kılabiliriz. Aynı ailede yetişen kız ya da erkek kardeşlerin yaşamda seçtikleri kişisel ve sosyal yönelimlerinin ne kadar farklı ve renkli olduğunu hepimiz biliriz. Bu aynı zamanda yaşamsal bir ortak zemini gerekli kıldığı kadar çatışmaları da olağanlaştırır. Bu yapılanma toplumun ortaya çıkardığı kaçınılmaz sonuçlardan sadece biridir. Nihayetinde toplum gereksinimlerin ve vicdanın zorladığı dayanışma isteğiyle sürecini tamamlar. Bu nedenle toplumda özgürlük asıldır.
Burada üzerinde durulması gereken bir diğer olgu, "topluluk" ya da "cemaatin" varlığına içkin nedenlerin oluşturduğu yapılanmanın irdelenmesidir. Kardeşlerin farklılığını görmezden gelen ve bir statükoya yapay bağlanma olarak nitelendirebileceğimiz yapılanmanın özünde ise aynılaşma veya aynılaştırma arzusu vardır. Bunun da bir olasılık olduğunu biliyoruz. Ancak bu yapılanmanın en önemli özelliği, kendiliğindenliğin veya doğal yönelimlerin yaşanmasının daha baştan engellenmesi üzerinden şekillenmesidir. Burada sıkı propaganda altında verili gerçekliğe uymak yanında özgürlük kanallarının yüksek oranda kapatılmasıyla yaratılan hiyerarşik bir fikir ve eylem birliği söz konusudur. Ve bu nedenle cemaatte bağlılık asıldır. Bu kısa öngörülerin izinde şu denebilir; cemiyetler bireyle, cemaatler müritle yaşar. Şimdi 1982 Anayasası'na bu yönden bakmaya çalışalım.
Geçmişten gelen
Bir halkın temel derdi iman olunca, geçmiş, gelecek içinde yeni baştan şekillenir. İnsan geçmişinin toplamıdır ve yeni yönelimler edinecekse, bunu geçmişinden çıkararak yeniden kuracaktır. Birbiri üzerine kurulan ve bu karşıtlıktan beslenen bir varsayımın geçmişin eksilerinden artı üretmek zorunda olduğunu ve bunun kaçınılmazlığını biliyoruz. İmanın teolojik yansımaları, sekülerleşme ortamında da karşılık bulur ve yeni bir iman tarzı zorunlu olarak uygulamaya koyulur.
İlk yasa Tanrı'nın sözüdür. Bu aşkın tasavvur bir dışsallık üretirken, aslında içsel bir meşruiyete zemin hazırlar. Çünkü salt kişisel çıkara dayanan yasaya itaat sağlamak mümkün değildir. Bu yüzden meşruluk istenci ortaya çıkar ve yalın gücü zorunlu ya da görünürde dönüşüme uğratır. Başkaları üzerinde egemenlik kurmak zorbalıkla olabileceği gibi insani korkuları sömürerek de sağlanabilir. Ancak asıl olan kamusal bir rıza yaratmaktır. Yasanın ya da sözün Tanrı'ya aitliği bir meşruiyet temeli olarak rızaya dönüktür ve meşruiyetin temeli gücün yarattığı sinik bir propaganda altında varlık kazanır. Böylece "siyasal alan" meşruiyetler arasındaki çatışmadan doğar ve gelişerek büyür. Yasanın üstünlüğü düşüncesi de kısaca bu ilk varoluştan kaynaklanır.
Ancak yasanın sekülerleşmesi sürecinde, kutsalın meşruiyetinin yol açtığı sultanın artık dayanılmaz bir köleliğe yol açması karşısında, egemen sınıfların gücü sorgulanmaya başlar. Sosyal iktidarın yeterli oranda dağıtılamaması nedenine dayanan bu durumda baskı altında kalan sosyallik bir çıkış yolu arar. Devrim bu çıkışın adıdır. Sekülerleşmenin başlıca çıkış noktası dünyevi gereksinimlerdir. Bu gereksinimlerin en önemlisi de çıkış noktası arayan sosyalliğin ebedi bir jargonla kendini tanımlamasıdır. Bunun adı: Özgürlük, eşitlik ve kardeşliktir.
Geleceğe giden
Sekülerleşmenin, sekülerleşememesinin nedeni, geçmişle olan bağlarını yeni zamanlara taşımasıdır. Bu kaçınılmazlık içinde yasa yeniden tanımlanır, ancak içindeki Tanrısal söz savı yaşamaya devam eder. Çünkü artık onu üreten mekanizmanın adı "Yüce Meclis"tir. Yaratılan bu aşkınlık geçmişin tekrarına dayanır ve kamusallığı tebaadan ibaret kılar. Yasa üretiminin sözde nesnelleşmesi, yücelik savında tekelcileşerek, yeni bir otorite kutsallık öngörüsüyle ortaya çıkar. Bunun anlamı yeni bir kutsal icat etmektir. Her türlü yasaya karşı yurttaşın bireysel başvuru hakkının tanınmamasının altında bu kutsallık imgesi yatar.
Yüce Meclis hakkı yaratır ve onu kutsallık halesiyle yeniden donatır. Oysa Yüce Meclis sadece hakkı tanır ve asla onu vareden değildir. Çünkü hakkı vareden bizzat toplumun hatta bireyin kendisidir. Bu yumurta tavuk ilişkisi insan ile resmi otorite arasındaki karşıtlığın sonsuza dek sürmesi demektir. Bu durumda bir kamunun oluşması olanaksızdır. Ve devlet "Sivil Toplumun Tanrısı" olmaya devam eder. Aslında bizim Yüce Meclisten beklediğimiz yasa yapmasından çok, kamu düzenini insanlık istenciyle koruyup kollamasıdır. Bunun anlamı özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin kamusallığını gözeterek sınırlı iktidarın oluşumunu sağlamaktır.
Hakkı bahşeden, refahı ve olanağı ulufe şekline getirip dağıtan, en büyük işverene dönüşen devletin ürettiği kamusallık cemaatseldir. Bu durumda devlet yalnızca bağlılık ister. Devletle varolduğunu düşünen ve devletle arasında tekil bir muhtaçlık ilişkisi kuran her insanın yaptığı, zorunlu olarak devlete tapınmaktır. Bu tapınma devletin kutsal sözüyle tanımlanır ve ilk kurucuların yarattığı eğitimsel propaganda ile benliklere kazınır. Bunun dışavurumu bir anayasada kendini gösterir.
Bugünün sorunları
1982 Anayasasının içinde taşıdığı tüm hak ve özgürlüklere karşın yerel ve yetersiz kalmasının nedenleri var. Bu yerellik, Türkiye cemaati Türkiye toplumu olmaya yönelirken sorun oluşturur. Yaşanan süreçler cemaatten, cemiyete geçişin sadece kıpırtılarıdır. Türkiye halkının bütünsel anlamda bu konuda gerçek bir kamusal irade taşıdığına halen inanıyor değilim. Ancak değişim isteklerinin toplumun, hatta bizzat şahsımın gereksinimlerinden kaynaklandığını da biliyorum.
Gereksinimlerden türeyen metinlerin kutsallığı başka gizil amaçlar için ileri sürülür. Anayasacılık hareketinin hangi sorunsallardan kaynaklandığını biliyoruz. Bütün anayasaların özünün insan hak ve özgürlüklerinden oluşması rastlantı değildir. Bu nedenle öze dokunma yasağı gibi ilkelerin geliştirildiğini görüyoruz. Anayasaların en önemli varsayımı, kamusal olanı bireyin özgürlüğü ve özerkliği üzerinden gerçekleştirmesidir. Bunun anlamı dine, ırka, tarafgir aidiyetlere veya tekçi geleneğe karşı kamusal anlamda bağımsızlaşmaktır. Bu nedenle anayasa, insanın özgürlüğünü ve eşitliğini esas alarak, kamusal dayanışmanın ilkelerini herkes için kurmalıdır. Anayasa, devleti kamusal dayanışmanın ürünü olarak tanımalıdır.
Artık cemaatin değil de toplumun gereksinimlerinden hareket eden nesnel bir anayasa yapmanın vakti geldi. Ayrımsız toplumun tüm birey ve kesimlerini içine alacak, özgürlük ve eşitliğe nesnel anlamda taraf olacak bir anayasaya tüm yurttaşların gereksinimi var. Bu anayasada devlet, ayrımsız tüm yurttaşlarının haklarının kamusal anlamda korunması ve yaşatılmasını varlık nedeni yapmalıdır. İnsan, birey ve yurttaş olarak haklarımızın bu öznellikler içinde değerlendirilmesi ile tarihsel kişiliklerin kutsallık içeren dokunulmaz ve dayanılmaz egemenliğine son verilerek bizi bir arada tutacak doğal ve üstün ilkeler bütünü anayasada yer almalıdır. Bu ilkeler cumhuriyetin demokratikleştirilmesine yol açtığı kadar, bizleri benimsemediğimiz vicdani ikilemler içinde de bırakmamalıdır. Bu nedenle herkese ayrımsız dağılabilen ilkeler üzerinden anayasa tartışması yapmalıyız. Ancak bu halde anayasa denen metnin meşruluğundan söz edilebilir.
Bu durumda laiklikten söz edebiliriz. Dogma ve kutsallardan arınmış ve herkesi içine alan bir anayasanın toplumu -aslında olduğu gibi- laikleştireceğini, bunun da özgürleşmenin ve demokrasinin en önemli koşullarından biri olduğunu unutmamalıyız.

MUSTAFA TALAT KUTLU: Yargıç, Sincan Adliyesi