Anayasa'nın ''sosyal'' niteliği

Anayasa değişikliklerini içeren metnin bütünü sonunda (13 Eylül tarihli gazetelerde) açıklandı. Her noktası tartışılabilir olan ve tartışılması da gereken anayasa önerisi üzerine yapılan haberlerin (henüz tam olarak açıklanmadan önce) ilgi çekici bir özelliği...
Haber: MURAT SEVİNÇ / Arşivi

Anayasa değişikliklerini içeren metnin bütünü sonunda (13 Eylül tarihli gazetelerde) açıklandı. Her noktası tartışılabilir olan ve tartışılması da gereken anayasa önerisi üzerine yapılan haberlerin (henüz tam olarak açıklanmadan önce) ilgi çekici bir özelliği, 1982 Anayasası'nın 2. kısım, 3. bölümünde (md. 41-65) yer alan "Sosyal ve Ekonomik Haklar ve Ödevler" üzerinde pek durulmuyor olmasıydı. Bu genel hava nedensiz değilmiş. Öneriyi hazırlayanlar, daha 'öz' ve 'sivil' anayasa derken, 'sosyal hakların' biraz daha kırpılacağını da kastediyormuş.
İçinde bulunduğumuz süreçte, anayasanın sosyal niteliği üzerine birkaç söz söylemek daha da yaşamsal hale geldi.
5.9.2007 tarihli Radikal'de İsmet Berkan Anayasa'nın uzunluğu/kısalığı üzerine yorum yaparken bir paragrafta sosyal haklara da değiniyor ve söz konusu hakları içeren 3. bölümün Anayasa'da yer almasının gerekmediğini, bu konuların yasayla düzenlenebileceğini belirtiyor. Aynı tarihli gazetenin ilerleyen sayfalarındaki bir haber ise, Tuzla Tersaneleri'nde son 13 günde ölen beşinci işçiye (Günay Akarsu) ilişkin. Taşeron firmalar tarafından, Sanayi Devrimi'nin vahşi kapitalizmini andırır şekilde, düşük ücretle, iş güvenliği ve sağlığına özen gösterilmeden fazla mesaiyle birlikte günde 10 saatin üzerinde çalışmak zorunda kalan işçiler teker teker ölüyormuş. Berkan'ın önerisi ile tersane haberinin aynı gün yayınlanmış olması ironik.
Demokratik siyasal düzenlerde sahip olunan hak ve özgürlüklerin gruplandırılmasında Alman hukukçu Jellinek'in sınıflandırması büyük ölçüde kabul gördü: 'Negatif, pozitif ve aktif statü hakları'. Negatif statü hakları (din ve vicdan özgürlüğü gibi) ancak olabildiğince dokunulmadığı, devletçe karışılmadığında varolabilir. Aktif statü hakları daha çok siyasi etkinliklere katılabilmeye olanak veren haklardır. Sosyal ve ekonomik haklar ise üçüncüsünün yani 'pozitif statü haklarının' kapsamına girer. Bunlara'isteme' hakları da denir. Bu haklar, devlete sosyal bazı önlemler alma, müdahale etme görevi verir. Kuşkusuz bu hakların ayırt edici nitelikleri konusunda başvurulan bazı ölçütler mevcut olduğu gibi isteme haklarının sadece devlete yönelip yönelmediği (örneğin sözleşme gereği işverenden de isteme hakkının bulunması gibi), hakların içeriği/konusu, öznesinin kimler olduğu da kuramsal açıdan tartışılıyor (yazının kapsamında olmayan söz konusu tartışmalar için temel kaynak, rahmetli Prof. Dr. Bülent Tanör'ün, 1978 yılında May Yayınları'ndan çıkan çok değerli eseri, Anayasa Hukukunda Sosyal Haklar'dır).
Yeni bir sınıf
Batı'da sosyal haklar, emekçilerin sanayi devriminin yarattığı sancılı ortama duyduğu tepkinin ürünü olarak ortaya çıktı. Hak ve özgürlükler alanındaki ilk tanıma, siyasi liberalizmin yükseldiği 18. ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkan haklara ilişkindir ve 'klasik hak ve özgürlükler' olarak adlandırılır. Bu kategori, anayasalarda genellikle kişi hakları ile siyasal hak ve özgürlükler başlıkları altında yer aldı. Diğer hak kategorisi olan sosyal ve ekonomik haklar/özgürlükler ise, daha çok 20. yüzyılda ortaya çıktı, önce yasalarda ardından anayasaların bir kısmında yer buldu. Klasik (bir kısmı insanın doğuştan sahip olduğu varsayılan) haklar, burjuvazinin ulusal pazarın yaratılması sürecinde feodaliteye karşı mücadelesinden, devlet iktidarını ele geçirme arzusundan doğduğundan yani doğası gereği devlete karşı bir (her ne kadar bu da tartışılır olsa da) niteliğe sahip oldu. Söz konusu haklar önce bildirgelerde (Temmuz 1776'da Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve Ağustos 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi) ardından, yasa ve anayasalarda yer buldu. Başlangıçta özgürlük talebinin sloganı olarak doğmuşsa da temelde burjuvazinin ekonomik haklarının, serbest rekabetin bir güvencesi olan 'eşitlik, özgürlük ve kardeşlik' ilkeleri, Sanayi Devrimi Avrupası'nda sosyal eşitsizlikler karşısında hareketsiz kaldı. Kısaca, mülkiyet hakkı mülksüzlere, sözleşme özgürlüğü emekçilere, devlet yönetimine katılma hakkı oy verme hakkı olmayanlara bir şey ifade etmediği gibi, dizginsiz serbest rekabet ortamı eşitsizliği de derinleştirdi. Feodal ayrıcalıklara karşı özgürlük mücadelesi veren burjuvazi, kendi devletini, yine kendi düzeninin yarattığı ve ondan hak talep eden yeni sınıfa karşı cansiperane korumaya çalıştı. Sosyal hakların tanınmasının temelinde, burjuvazinin iktidarını sürdürebilmek için vermek zorunda kaldığı 'ödün' yatıyor. Dolayısıyla sosyal hakların, halihazırdaki kapitalist üretim ilişkilerinin ve siyasal düzenin sürdürülebilmesi için 'zorunlu' olarak tanındığı söylenmelidir (bu çileli yoldaki önemli yapıtaşlarının, 1848 devrimleri, Marksist akımın ortaya çıkışı, Alman sosyal yasaları, İngiliz Chartist hareket, 1871 Paris Komünü, Sovyet Devrimi ve savaş sonrası ekonomik bunalımlar olduğu söylenebilir).
Anayasa ve yasalarında sosyal haklara yer veren, toplumsal yapıdaki eşitsizlikleri tüzel (hukuki) önlemlerle çözmeye çalışan devletler, sosyal devlet (Anglosaksonların 'refah devleti') olarak adlandırılır. 2006 Şubat'ında aramızdan ayrılan sevgili hocamız Prof. Dr. Yavuz Sabuncu, Anayasaya Giriş kitabında sosyal devleti şu şekilde tanımlar (s.153): "... sosyal devletin, özel mülkiyet ve pazar ekonomisi ilkelerine dayanan klasik liberal devletin, ana kurumlarını koruyarak yenilenmesi olarak algılanması doğru olacaktır." Yani liberal ekonomiye dayanan siyasal sistemin sürdürülebilmesi (düzeni koruma endişesi), o ekonomik yapının gereksindiği rekabetin ve talebin canlı tutulması, sosyal devlet önlemleri ile olanaklıdır. Bu nedenledir ki söz konusu önlemler, yüzyılımızda tüm Batı demokrasilerince kabul edildi ve günümüzdeki tartışmalar sosyal hakların varlığı değil, uygulanacak siyasetin kapsamı üzerine.
Yukarıda da belirtildiği gibi sosyal haklar (kuşkusuz bu haklar sadece çalışanları değil, güçsüz durumda bulunan ve desteğe gereksinim duyan diğer toplumsal grupları da kapsar) yasal tanımanın ardından uluslararası tüze metinlerine ve anayasalara (ilk örnek 1793 Fransız Anayasası) girdi. İlk önemli örnekler, 1917 Meksika, 1919 Weimar ve 1947 İtalyan Anayasalarıdır. Sosyal hakların tüm Batı anayasalarında yer almaması, önemsenmemesinden değil o ülkelerdeki (örneğin Danimarka ve Belçika gibi) yasal düzenlemelerin güçlü sosyal önlemler açısından yeterli görülmesi ya da Almanya'da olduğu gibi federe anayasalarda yer almasındandır.
Komisyon'un açıkladığı metnin genel eğilimi ise, sosyal hakları olabildiğince azaltıp tanınan hakların bir kısmını da anayasal güvenceden mahrum ederek yasal düzenleme konusu haline getirmek. Yürürlükteki Anayasa'da bu haklar 41.-65. maddeler arasında düzenlenirken, önerilen taslakta 43.-50. maddeler arasında yer alıyor, yani madde sayısı hayli azalmış. Ayrıca, yine aynı kategoride kabul edilebilecek orman köylüsü ve kooperatifçiliğe ilişkin 170. ve 171. maddeler de çıkarılmış. Öneride, toprak mülkiyeti (44), tarım, hayvancılık ve bu alanda çalışanların korunması (45), konut hakkı (57), gençliğin ve sporun korunması (58-59), sanatın ve sanatçının korunması (64) başlıklı düzenlemelere konu olan haklar, artık anayasal güvenceden mahrumlar. En ilgi çekici olan 'ayıklama' toprak/köylü üzerine kuşkusuz. Köylünün milletin efendisi filan olmadığı sonunda anayasal düzeyde de kabul görüyor. Ayrıca 'üçüncü kuşak haklar' denen çevre ve konut haklarının arkasında da artık anayasa yok. Çalışma hakkının olmadığı gibi. Siyasi amaçlı grevlerin önündeki anayasal engelin kaldırılması yerinde. Lokavt, üstelik bu kez 'işverenlerin hakları' şeklinde anılarak, yerli yerinde duruyor.
Batı demokrasilerinde yasal düzeyde güçlü bir şekilde tanınan ve varlığı tartışılmayan bu hakların, Türkiye'de anayasal güvenceye kavuşmuş olması son derece değerli bir kazanımdır. Sosyal hakların anayasadan çıkarılması düşünülmemeli, aksine daha güçlü yurttaş ve demokrasi için, söz konusu hakların kapsamı genişletilip özellikle sendikal hakları anlamsızlaştırıcı düzenlemeler temizlenmelidir. Eğer İsveç'te yaşıyor olsaydık, yasal düzenlemeyle yetinebilirdik. Ancak bizler, paylaşılabilecek bir sermaye birikimine sahip olmaya çalışılan, sermaye sahiplerinin budanmış sosyal haklardan dahi rahatsızlık duyduğu ve tersanelerinde 19. yüzyıl koşullarında çalışan işçilerin öldüğü bir ülkede yaşıyoruz. Sosyal haklar, anayasal güvenceden mahrum edilip parlamento çoğunluklarının iki dudağı arasına hapsedilemeyecek kadar değerli bir siyasal mücadelenin kazanımıdır.
MURAT SEVİNÇ: Dr., Mülkiye