Andımız ve hali pür melalimiz

Okullar açıldı. Beyanatlar ortalığa düştü. Hamasi nutuklar yeryüzüne depremler düşürdü. Raporlar pike yaptı. Okullar açıldı. Öğretmenler ağladı, Bakan gürledi, öğrenciler şaşakaldı.
Haber: NECAT UĞRAŞ / Arşivi

Okullar açıldı. Beyanatlar ortalığa düştü. Hamasi nutuklar yeryüzüne depremler düşürdü. Raporlar pike yaptı. Okullar açıldı. Öğretmenler ağladı, Bakan gürledi, öğrenciler şaşakaldı. Sekiz onluk, üç birlikten oluşan Cumhuriyet tarihimiz yeni bir eğitim ve öğretim yılına 10. yıl marşının coşkunluğuyla başladı. Ülkem, halkım ve yönetici elitim bir onluk sürede yarattığı 15 milyon gençle övünürken ben davanın "uçkur" boyutunun neden bu kadar öne çıkarılmış olduğuyla meşgulüm. Bir de "andımızla"... Hani her sabah okulun bahçesinde içtima düzeninde bağırta çağıra okuttuğumuz "andımızla..."
İlkokul öğrencisiyken okumaya pek hevesli olduğum bu lirik edebi metnin (!) bugün aynı hevesle öğrencilerim tarafından da okunması doğru yolda olduğumuzu gösteriyor. Biraz daha gayret edersek bu dahiyane metni dünya klasiklerinin arasına sokacağız. Ve Türk'ün gücünü bir kez daha dünyaya göstereceğiz.
Andımız, sadece içeriğiyle değil okunma biçimiyle de bir pedagoji harikası. Türk eğitim sisteminin alameti farikası. "Mozaik değil ulen, mermer" bir anıt bizimkisi.
Sabahın köründe uyanan bebelerimiz kör kör okulun yolunu tutarlarken "bugün başaracağım, o yüksek yere çıkıp ben okuyacağım" sayıklamalarıyla ulaşırlar bilim ve irfan yuvalarına. Ne kadar Türk, ne kadar doğru ve de ne kadar çalışkan olduklarının ispatıdır asıl mesele. Gerisi teferruattır.
Öğrenciler, sabahın köründe okul bahçesinde içtimadaki yerlerini alırlar. Tam teçhizatlı bir şekilde günlük maratona hazırdırlar. Sekiz yıllık kesintisiz eziyetin resmi seremonisi başlamak üzeredir: "Dikkat!"
Hiza önemli
İçtima alanı küçükten büyüğe doğru sınıf(lara) ayrılır. Her sınıfın başında bulunan öğretmenler, öğrencilerini hizaya sokmaya çalışır. (Hiza önemlidir. İp gibi olanı daha da önemlidir) Nöbetçi öğretmen, elinde mikrofonla belirir o yüksek yerde: "Oğlum, kızım çıkar o kafandakileri", "uzat kollarını hizaya bak", "konuşma artık, kapa çeneni", "oraya gelirsem kırarım kafanı", "böyle devam ederseniz burada bir saat bekletirim ona göre...", "oğlum sana diyorum, kızım sen anla..." Sabahın köründe güne sevgi sözcükleriyle, sevgi tehditleriyle başlayan çocuklar bu uyarıları pek tınmazlar. Öğretmen bu kez desibelini artırarak buyurgan bir sesle tehdit eder: "Keeesss sesiğğini". Dört Richter ölçeğinde bir sarsıntı meydana gelir. Türk çocuğu titrer ve kendine gelir.
Başkomutan edasıyla peşi sıra komut gelir "rahat", "hazrol". (buradaki "ı" sesi hep yutulur.) Olmadı. Bir daha. "Kim andımızı okuyacak?" ve işte o an. Beklenen an. İşaret edilen çocuklar sırt çantalarından kurtularak zıpkın gibi yüksek yere çıkarlar. (Bu yüksek yer okulun giriş merdivenleridir.) Boğazlarını yırtarcasına başlarlar okumaya, peşi sıra yüzlerce çocuk nakaratı tekrar eder: "Türküm, doğruyum, çalışkanım..." Ne kadar Türk, ne kadar doğru, ne kadar çalışkan olduklarını haykırırlar bütün mahalleye. "ilkem; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymaktır." İlkeli bir millet oluşumuzun kökü tam buradadır. Küçükler saygıyı hak etmez. Sayılmazlar onlar. Korunmaları gerekir. Korumak için gerekirse döveriz. Gerekirse severiz. Gerekirse bedenine 13 kurşun sıkarız. Saygı sadece büyüğe gösterilir. Bizi döven, bizi saymayan büyüklerimize. Seremoni devam eder.
"...Yurdumu milletimi özümden çok sevmektir." Yurt sevgisi, m-illet sevgisi ancak böyle müstesna bir yöntemle verilebilir. Buradaki gizli mesaj şudur. "Yurdunu sev! Ama yurttaş olmaya kalkma. Bakma m-illet dediğimize, sen ümmetçi bir imparatorluğun mirasçısısın ey Türk çocuğu! Anlaşıldı mı?", "Anlaşıldı yüce devletlum," devam o zaman. "Ülküm; yükselmek ileri gitmektir". Aferin çocuğum. "Ey Büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim." Açtığın yolda yürürken sana da, kurduğun Cumhuriyete de yabancılaşırım. Papağan gibi ezberlerim. Tabulaştırırım. Putlaştırırım. Kime ne?
"Varlığım Türk varlığına armağan olsun." Her sabah ve her öğlen birer ölü adayı olarak, sınıflarımıza gireriz. "Baltalar elimizde uzun ip belimizde biz gideriz göçmeye hey ölmeye".
Ve tumturaklı, ağır, oturaklı asıl cümle gelir. Metnin ana fikridir. Yerin göğün inlediği andır: "Ne mutlu Türküm diyene!"
Metindeki meselin "mesele karşılığı" olan esas cümleyi her sabah ve her öğlen ülkemin 34.656 ilköğretim okulunda, 402.829 öğretmenin gözetiminde 10.845.930 öğrenciye okuturuz. Bu nicel yığının (aile efradı da dahil) kaçı mutludur? Mutlu olmayanlar mı? Onlar vatan haini ilan edilmedi mi zaten?..
Demokratik bir anayasa mı istiyorsunuz? Andımızı kaldırarak işe başlayabilirsiniz.
Sivil bir anayasa mı istiyorsunuz? Öğrencileri içtima düzeninden kurtararak işe başlayabilirsiniz.

NECAT UĞRAŞ: Eğitim emekçisi