Ankara'da ozan operası

İtalyan tenor Enrico Caruso, Giuseppe Verdi'nin Il Trovatore operası için, "sahnelemesi kolaydır" dermiş. "Gereken tek şey, dünyanın en iyi dört şan sanatçısını bulmanızdır."
Haber: REINART / Arşivi
ÜSTÜN BİLGEN / Arşivi

İtalyan tenor Enrico Caruso, Giuseppe Verdi'nin Il Trovatore operası için, "sahnelemesi kolaydır" dermiş. "Gereken tek şey, dünyanın en iyi dört şan sanatçısını bulmanızdır." Ankara Devlet Opera ve Balesi, 15 Aralık'taki açılış temsilinde, dünyanın en tanınmışlarından hiç de altta kalmayacak sanatçıları, düzeyli çalışmış orkestra ve korosu ile bilgili, yaratıcı tasarımcı kadrosuyla, bu nefis trajik eseri sahneledi. O eski opera binasında izleyeni sarsan, derinden etkileyen bir sanat ziyafeti sundu.
Daha o sabah, gazetelerde, piyanist Fazıl Say'ın ülkemizde, sanat ve özgürlük sevenler azınlıkta kaldığı için kendisini dışarı atmaktan söz ettiği yayımlanmıştı. Say bir ölçüde haklıydı da. Çevre, sanat, özgürlük olmadan insan yaşamının da olamayacağını bilen birçoğumuz uzun zamandır içimizi kemiren endişelerle boğuşmuyor muyuz? Devletimiz ve hükümetlerimiz doğal ve kültürel değerlerimizi, çevremizi talana feda etmeyi yeğlediklerini, yargı kararlarını bile hiçe sayarak sergilemiyorlar mı? Ankaralılar, 2008 yılının yaz aylarında, Kızılırmak'ın bol sülfatlı, sodyumlu, klorürlü suyuna kavuşmak gibi korkutucu bir olguyla karşı karşıya değil mi? Görsel sanatların sansürlendiği, Hıristiyanların kesildiği bir ülke olarak dünyaya ün salmaya başlamadık mı? Ancak, ülkeden kaçma seçeneği de yaşamsal sorunlara çözüm içermiyor.
15 Aralık Cumartesi gecesi, Ankara'da Il Trovatore'nin açılışına gittiğimde, işte bu kaygılar yüreğimi örümcek ağı gibi sarmıştı. Sonra salon karardı. Karanlık, uzak bir gök gürültüsünü andıran timpani uğultusuyla başlayan kısacık bir prelüdden sonra perde açıldı. 15. yüzyıl İspanya'sında bir Kont'un nöbetçi askerleri uyuklarken, yüzbaşı Ferrando rolünde bas Tuncay Kurtoğlu'nun kadife sesiyle, onlara 15 yıl önce, bir çingene kadının Kont'un kardeşini büyülemekle suçlayarak yakılmasını ve sonra bebeğin kaçırılmasını anlatmasıyla trajik bir masalın içine çekiliverdik...
Ankara'da yıllardan beri ilk kez sahnelenen eseri baş rejisör Gürçil Çeliktaş sahneye koymuştu. Şef Sunay Muratov yönetimindeki orkestra dengeli, güvenli ve şan sanatçılarına duyarlı, koro şefi Alessandro Cedrone'nin yönetimindeki koro ise kusursuzdu. İsmail Dede'nin yalın dekor tasarımı, Tahsin Çetin'in yaratıcı ışıklandırması ve Nursun Ünlü'nün görkemli kostümleri yapıtın büyüsünü olgun bir anlayışla ortaya çıkartıyordu. Caruso'nun sözlerini doğrularcasına, bu açılış temsilinde, Il Trovatore'nin başrollerinde Ankara solist kadrosunun en güçlü sanatçılarından bazıları karşımızdaydı. Kont Luna rolünde bariton Eralp Kıyıcı'nın performansı, her zamanki gibi, dünyanın her sahnesinde coşkuyla alkışlanacak düzeydeydi. Manrico rolündeki değerli tenor Şenol Talınlı zorlu rolüne hakimiyetini ilk aryasıyla kanıtladı. İkinci perdenin sonunda, Manrico'nun annesi bildiği çingene Azucena'yı, yakılarak ölmekten kurtaracağına ya da onunla birlikte öleceğine and içtiği, "Di quella pira" aryasında, dünya çapındaki ünlü tenorlarla boy ölçüşecek bir performans sergilemekle kalmayıp, dinmeyen alkışları ödüllendirdi ve bu zor aryayı tekrarladı. O anın seyircide ve tüm kadroda yarattığı coşku sözcüklerle anlatılamaz...
Başrollerdeki sanatçıların hiçbiri, Leonora rolünde soprano Feryal Türkoğlu, Azucena'da alto Sim Tokyürek ve Ferrando'yu oynayan bas Tuncay Kurtoğlu, uluslararası opera standartlarının gerisinde değillerdi. Her biri ayrı yıldızlaşan sanatçılar, ekip bütünlüğünü gözardı etmiyor, elbirliğiyle temsile olağanüstü bir elektrik kazandırıyorlardı.
Bize ne mi?
Peki gerçekten, bunca yaşamsal sorunla karşı karşıyayken ve hele kültürel pınarları Batı'nınkilerden çok farklı olan Türkiye'de, 19. yüzyıl İtalya'sında bestelenmiş, trajik bir 15. yüzyıl İspanyol öyküsünü anlatan bu operanın ne anlamı var? Bize uzak olan bir kültürün ürünüyle uğraşmak, "entellerin", "Batı özentilerinin" tutkusu değil de ne? Yani sözün kısası: Il Travatore'den yurduma ne?
Evet, opera denilen sanat türü, klasik Yunan trajedisi gibi, yarı-tanrı ve insan-üstü kahramanların şiirsel öyküleriyle Avrupa aristokrasisini oyalayan lüks bir gösteri olarak 17. yüzyılda ortaya çıkmıştı. Bu sanat türünü besleyen pınarlar, Türk-İslam kültürünü besleyen pınarlardan uzaktaydı. Peki, öyleyse, kaynağı bize yabancı olan bu sanat türünü sevmek demek azınlıkta olmaya, belki de bir gün bu sanattan yoksun kalmaya mahkûm olmak demek mi olmalı?
Bu sorunun yanıtında, insanlıkla ilgili, neredeyse klişeleşmiş ama umut verici bir sır saklı, o da şu: Farklı kültürlerden, inançlardan da kaynaklansa, sanat belli bir topluma değil, bütün insanlığa aittir. İşte hemen tanıyacağımız bir örnek: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmi, Anadolu'lu, İslam/Sûfî mistik akımını yüceltmiş, Doğu düşüncesi ve inançlarıyla yoğrulmuş bir şair... Ancak Mevlânâ'nın eserleri tüm dünyada canlı ve dönüştürücü bir güç olarak benimsenir. Mevlânâ'nın eserleri, artık "bizim" olmaktan ötede, insanlığa maloldu.
İşte bu nedenle, zor şartlar altında büyük çabalarla, özveriyle, yetenekle, insanlığa malolmuş güzelliklerin bize sunulabilmesi ülkemizde bir umut ışığı... Ankara'da Il Trovatore'yi izlerken, Verdi'nin yapıtının, Batı aristokrasisinin ayrıcalığı olmaktan çoktan çıktığını, insanlığın gerçek bir zenginliğini oluşturduğunu ve o eseri büyük başarıyla yaşatabiliyorsak, artık bizim olduğunu düşündüm.
Ankara Devlet Operası'nın Il Trovatore'si akıcı melodileri, etkileyici koroları, görkemli kostüm ve ışıklarıyla bütün duyularımızı uyaran bir yapım. 9 Ocak'ta ve 28 Ocak'ta tekrarlanacak. Biletler temsile iki hafta kala satışa çıkıyor.
Keşke Türkiye'nin her yanından gençler, yaşlılar, İstanbullular, Bursalılar, Adanalılar, Diyarbakırlılar gelse, Il Trovatore'yi görse. Yolculuklarına değecektir, çünkü bu küçük pembe binada izleyicilere sunulan yapım, Avrupa kentlerinde fiyatı 100 avroları geçen biletlerle ancak izlenebilen opera temsilleriyle rahatça boy ölçüşür; sanatçıların, tüm çalışanların ve izleyicilerin paylaştığı o anlatılmaz coşku ise gerçekten yaşanmaya değer.
Fazıl Say'ın da bu ülkede kalmasını, azınlıkta olduğunu düşünse bile, sanat sevgisini kendisini var eden bu toplumla paylaşmayı sürdürmesini istiyorum. Bu toplum, bütün diğer toplumlar kadar insanlığın parçası ve hepimiz aynı trajedilerin, aynı komedilerin, yaşamın büyülü müziğinin aynı ölçüde parçasıyız; kimimiz daha çok, kimimiz daha az farkında olsak bile...

REINART: ODTÜ, ögretim gör.