Ankara'da son tango

Einstein sadece fizik alanında yaptığı devrimlerle değil, aynı zamanda politik duruşuyla da önemli bir figürdü. Onun siyasete bakışını, yine onun önemli bir sözüyle formüle edebiliriz.
Haber: UMUT DAĞISTAN / Arşivi

Einstein sadece fizik alanında yaptığı devrimlerle değil, aynı zamanda politik duruşuyla da önemli bir figürdü. Onun siyasete bakışını, yine onun önemli bir sözüyle formüle edebiliriz. "Karşılaşılan önemli yaşamsal sorunlar, o sorunları ortaya çıkaran düşünce düzeyinde çözülemez".
Bugün karşı karşıya olduğumuz yaşamsal sorun da o sorunu ortaya çıkaran sistemin bizatihi kendisinden kaynaklanıyor. Ve bu sistemin doğurduğu düşünce kalıplarıyla çözülmesi mümkün değil. Siyaset kurumunu toplumsal dokudan ayıramayacağımıza göre, sanırım önce tüm zihinlere işlenmiş bir düşünce biçiminden bahsetmek zorundayız. Buna kısaca siyah-beyaz olgusu diyebiliriz. Zira biz her vaka karşısında cepheleri toptancı bir yaklaşımla hep bu formüle göre ayırıyoruz. Sadece siyah ve beyazdan oluşan bir toplumda uzlaşmadan bahsetmek ne kadar mümkün olabilir?
Ortada bir vaka vardır ve biz bu vakayı hep iki yönüyle ele alırız; bir olay ya şudur ya bu. Ve sanki toplum olarak son derece homojen bir yapıya sahipmişiz gibi, her görüşü bir diğerinin içine geçmeyecek şekilde ayrıştırırız. Avrupa Birliği'nin uygulamalarını eleştiriyorsan statükocusundur, ülkenin politikalarını eleştiriyorsan vatan haini. Birisine dışarıdan bir teveccüh varsa, bunun altında mutlaka başka bir şeyler vardır, zira biz bizizdir, onlar da onlar. Ve bizim dışımızdaki herkes "onlar"dır.
Bu topraklarda biz ve onlar ayrımı sadece yabancı ülkeler için kullanılmamıştır. Kökü çok eskilere giden ülke içi bir ayrışma da vardır. İslam ile Modernlik çatışması diye bilinen gerginlikler bundan 200 yıl önce Osmanlı Devleti'nde de vardı. Yönetici seçkinlerin reformları geleneksel yaklaşımın tepkisiyle karşılaşmıştı. Din elden gidiyordu! Hemen burada belirtmek gerek bu tepki de homojen bir tepki değildi. Ama hep inanç şemsiyesi altında birleşiyordu. Bugün günümüzde Cumhuriyet rejiminin kuruluşundan beri kendilerine, "gerçek inananlara" zulüm edildiğini düşünen ve Osmanlı'daki yaşamı özlemle anan kesim o dönemdeki Batılılaşma çabalarının nasıl tepkiyle karşılandığından bihaber.
Atatürk'ün Batılılaşmacı ve laik reformları Osmanlı devletinin yer yer sekteye uğrayan gayretine en sert devam olarak da okunabilir. Sonuçta bugün modern Türkiye Cumhuriyeti'nin mimarının da çağının adamı olduğu gözlerden kaçıyor. Laik kesim, kavramları içselleştiremediği ve dolayısıyla anlatamadığı için adeta bir put yarattı. Bunun Atatürk'ün hayaline ihanet olduğu, koşullar böyle devam ederse, ne yazık ki daha uzun bir süre anlaşılamayacaktır. Evet, devrim sert, hızlı ve bayağı sancılı oldu ve dönemin başında ve sonunda uygulanan politikaların bir sonucudur bugün gelinen durum. Geniş taban kendini temsil edeceğini ve reformları geriye döndürecek politikalara imza atacağını düşündüğü her siyasi oluşuma, ülkenin kurucu gücü olarak görülen orduya rağmen büyük teveccüh gösterdi. Tabii bu yaklaşım bunun bilincinde olan partiler tarafından popülist politikalarla düşüncesizce sömürüldü. Trenin raydan çıkacağını düşündüğü her anda da ordu kendine miras bırakıldığını düşündüğü rejimi korumak için ama açık ama örtük müdahale etti.
AKP tehlikeli sularda
Bu askeri darbelerin hiçbirinin kalıcı çözümler getirmediği ve her zaman sorunu ötelediği gerçeği artık iyice ayyuka çıktı. Zira darbelerin hemen sonrasındaki seçimlerde darbeye maruz kalan partiler veya onun türevleri daha da güçlenerek geldiler.
Bugün gelinen noktada herkes AKP'nin daha da güçleneceğinin farkında. Ama bugün AKP önceki dönemlere nazaran daha tehlikeli bir politika güdüyor. Çünkü bilinçli ya da bilinçsiz AKP uzlaşma tanımaz tavrıyla, Türk ordusunu "siyaset arenasına" çekti. Genelkurmay Başkanı'nın son bir yılda daha önce hiçbir komutanın konuşmadığı kadar konuştuğunu ve bir süre sonra ordudan bir hareket bekleyenlerin bile komutanın ne demek istediğini artık anlamadığını hatırlayın. Her yeni konuşma bir öncekine benziyordu ve akabinde AKP hükümeti, "Genelkurmay Başkanımızın hassasiyetlerini biz de paylaşıyoruz," gibi, dışarıdan bakıldığında oldukça ironik bir açıklama yapıyordu. Ayrıca tarihinin hiçbir döneminde Türk ordusu kendini destekleyen laik kesimden, tıpkı tabanından destek isteyen bir siyasi parti gibi, bu dönemdeki desteği almadı. Yapılan mitingler bunun sonucudur.
Sonunda durum öyle bir noktaya geldi ki, Türk ordusunun kendi iç mantığında manevra alanı kalmadı. Aslında bu tepki AKP kanadından da bekleniyordu. Bunu "muhtıra"dan sonraki duruşlarından anlıyoruz. Anayasa Mahkemesi'nin, ordunun istediği yönde bir karar aldığı ve krizin böylece engellendiği düşünülse de, bu kararın orta vadede Türk ordusunu daha da zor durumlara sokacağı aşikârdır. Zira bu tangoda öyle bir yere gelindi ki uzlaşmaz tavırlar sürmeye devam ederse bu iki "siyasi oluşumdan" biri kolay kolay iyileşemeyeceği bir yara alacak. Ayrıca ordu açısından ne acıdır ki, bugünkü parlamento aritmetiği ve karşılarında tabanlarına güvenen uzlaşma tanımaz parti gene kendisinin son fiili darbesinin bir sonucudur. Binlerce kişinin hapse atıldığı, insan onurunun ayaklar altına alındığı, insanların ortadan kaybolduğu, işkencelerin hayatlar aldığı bir dönemin anayasasının ve toplum mühendisliğinin bir sonucudur bugünler.
Einstein'ın başta andığımız sözüne gelecek olursak, içinde bulunduğumuz sistemin çöktüğü aşikârdır. Sistem artık kendi yamalarını kapatamayacak bir durumdadır ve bu sistemin içinde üretilecek her çözüm, başka bir çözümsüzlüğe yol açacak. Çünkü bu topraklarda hayat, siyah ve beyaz olarak akar. Bugün demokrasi çığırtkanlığı yapanların seçmenin yüzde 45'inin temsil edilmediği bir sistemde demokrasiden söz edilemeyeceğini anlaması gerekir. Onun için, "Demokrasiye bir kurşun atıldı" sözü anlamsızdır, zira ortada bir demokrasi yoktur.
Ama belki de siyasi sistemi değiştirmeden önce, zihinsel bir değişime ihtiyacımız var. Anlamamız gereken şey, gelenek ile modernliğin ya da Doğu ile Batı arasındaki gerilimin bizim kimliğimizin bir parçası olduğu ve bununla yaşamayı öğrenmek, hatta bunun meyvelerini yemek için önce
"ötekine" tahammül etmeyi öğrenmemiz gerektiği.