Ankara'dan bakmak

Geçtiğimiz günlerde, ABD Kongresinin Cumhuriyetçi Partili üyesi Christopher Shays, eski ABD büyükelçisinin de içinde yer aldığı bir heyetle Diyarbakır'ı ziyaret etti.
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

Geçtiğimiz günlerde, ABD Kongresinin Cumhuriyetçi Partili üyesi Christopher Shays, eski ABD büyükelçisinin de içinde yer aldığı bir heyetle Diyarbakır'ı ziyaret etti. Temasları sonucu edindiği izlenimi aktarırken, "olaya Ankara'dan bakmakla, Diyarbakır'dan bakmak çok farklı" dediği aktarıldı. Bu düşünceyi, Shays tam bu söz kalıbı içinde mi dile getirdi, yoksa çeviride adaptasyon mu yapıldı, bilmiyoruz. Güçlü bir ihtimal, Diyarbakır'da kendisine söylenen bir fikri benimseyip tekrar etmiş olmasıdır. Belki de, kendinin muhtemelen yakından bildiği, 11 Eylül'e ve genel olarak tüm sorunlara Phoenix'ten veya Austin'den bakmakla, Washington'dan bakmak arasındaki farkı düşünerek, bu görüşü dile getirdi. ABD Kongre üyesini böyle bir gözlemde bulunmaya iten neden ne olursa olsun, Türkiye'ye Ankara'dan bakmak diye bir sorunumuz olduğu aşikâr.
Göreli büyük bir coğrafyada yer alan bütün ülkelerde, en büyük ve en gelişmiş kentinden ülkenin geri kalan kısmına bakmak büyük ölçüde birbirine benzer. New York'tan ABD'ye, Rio de Janeiro'dan Brezilya'ya, Şanghay'dan Çin'e bakmak, iktisadi ve kültürel merkez olmanın üstünlüğüyle ülkenin geri kalanına bakmanın özelliklerini içerir. İstanbul'dan Türkiye'ye bakmak da böyledir. Bu zaman zaman, ülkenin geri kalanını küçük gören, başkent dahil, diğer kentleri taşra olarak tanımlayan bir bakıştır. Siyasal olarak merkez durumunda olmadığı için, aynı zamanda başkente, siyasal merkeze karşı taşra tepkisini farklı biçimde dile getirir. Başkenti, hantal bir bürokrasinin yoğunlaştığı yer olarak görür. Kendisi ise, dinamizmin, dünyaya açılmanın, kozmopolitizmin merkezidir.
Bir de en büyük ve en gelişmiş kentin, aynı zamanda başkent olduğu durumlar vardır. Paris ve Londra gibi. Bu durumda başkent, siyasal, kültürel ve iktisadi gücün merkezidir. Kültür dünyasının elitleri, iktisat dünyasının yöneticileri, siyaset dünyasının aktörleri ve yüksek bürokratlar aynı havayı solurlar. Aynı mekânları paylaşırlar. Elbette bir olaya Paris'ten veya Londra'dan bakmakla, Marsilya'dan veya Liverpool'dan bakmak çok farklı olacaktır. Ama bu fark, evrensel bir merkez-çevre ilişkisinin içinde yer alır.
Benzer ve farklı
Türkiye'de ise durum, hem biraz buna benzer hem de biraz farklıdır. Farkın önemli bir nedeni, ülkenin iktisadi ve kültürel olarak başkenti konumunda olan kentiyle, siyasal olarak başkenti konumunda olan kentinin farklı olmasıdır. Bu, Brezilya veya Almanya'dakine benzemeyen bir durumdur. Türkiye'de ne siyasal yapı federaldir, ne de devletin toplum nezdindeki konumlanışı, başkentin nerede olduğunu göreli önemsiz kılar.
İstanbul'da görevliyken, bir devlet kurumunda yüksek bir görev alıp Ankara'ya yerleşen birçok kişinin, bir müddet sonra, "iş Ankara'dan başka türlü gözüküyor" demesine çoğumuz şahit olmuşuzdur. YÖK'le ilgili eleştirel görüşleri olan bir tanıdığım, YÖK üyesi olduktan sonra, "Ankara'nın başka bir havası var, bu hava insanı farklı bakmaya, farklı davranmaya sürüklüyor" demişti. Bunu, biraz da, YÖK'le ilgili eski eleştirel tavrıyla uyuşmayan kararları onaylamasına mazaret olarak söylemişti. Nisan 2007'de, cumhurbaşkanlığı seçiminin yarattığı gerginlik doruk noktasındayken, birkaç yıldan beri Ankara'da yüksek bir bürokratik mevkide bulunan bir tanıdığım, "Siz İstanbul'da durumun farkında değilsiniz, buradan bakınca her şey apaçık görünüyor, yeşil bayraklarıyla geliyorlar, gözünüzü açın" diye feryad ediyordu. Gerçekten de, biz yeşil bayraklarla gelenleri göremiyorduk. Ama "olaya Ankara'dan bakanlar"ın çoğu, bunu görüyorlar, daha doğrusu gördüklerini zannediyorlardı.
"Ankara'dan bakmak", iktisadi ve kültürel merkez olmadan, olaya esas olarak siyasal-idari açıdan bakmak demektir. Bu, kendi başına yanlış bir tavır değildir elbette. Ancak Osmanlı-Türk siyasal düşün geleneği çerçevesinde, bir şeyi siyasal-idari açıdan değerlendirmek, her şeyden önce o olayın devlet öncelikleri açısından değerlendirmenin hakim olmasına yol açar. Siyasetin ve siyasalın devletle eşanlamlı algılandığı, bu nedenle Platon'un Politeia'sının Devlet başlığıyla çevrildiği bir geleneğin sonucudur bu.
Bu bakış, 20-25 yıl öncesine kadar, olumlu bir kamucu içeriğe haizdi. Tanıl Bora bunu, taşraya bakmakla ilgili yazdığı yazılarda "memleketçi bakış" olarak tanımlıyor. Bu bakış, İstanbul'a karşı bir kıskançlığı ve bir şüpheyi içinde barındırırdı. Ama son çeyrek yüzyılda, kendisini düşman bir toplumsal çember tarafından kuşatılmış son kale olarak gören ve bu çerçevede İstanbul'a karşı büyük bir hınç besleyen bir yüksek devlet bürokrasisinin ağırlığı bu bakış içinde arttı. Bunu, güvenlik devleti bakışı olarak da tanımlayabiliriz. Gerçekten dünyanın pek az başkentinde, kentin en önemli caddesinin üzerinde, bütün kuvvet komutanlıklarının ve Genelkurmay Başkanlığı'nın binaları bu haşmetleriyle parlamentoya bakarlar.
Bu söylenenlerden hareketle, Türkiye'de bugün siyasete sivil bakış taşralıdır iddiasının üzerine balıklama atlamak elbette doğru olmaz. Ankara da, diğer kentler gibi, homojen bir bütün değildir. Kültürel alanda önemli bir cazibe merkezidir. Sivil olarak nitelenebilecek bakışın önemli toplumsal ayaklarını içinde barındırır. Bütün bunlara rağmen, özellikle devlet bürokrasisi içine sinmiş, devletin kuşatma altında olduğu inancının hakim olduğu, güvenlik merkezli bir bakış bu kentteki kurumlarda egemendir. Bu bakış içinde büyümemiş olanlar, Ankara'da önemli bir bürokratik göreve geldiklerinde veya bakan olduklarında önlerine konulan bilgi notları, onlara verilen brifingler ve sosyalleştikleri camialar aracılığıyla, Ankara tornası adını verebileceğimiz bir süreçten geçerler. Bazılarının ne ruhu ne zihin yapısı buna uyum sağlar. Buna direnebilir. Bir kısmı ise, içindeki sorumlu devlet yöneticisini keşfeder ve olaya Ankara'dan bakmaya başlar.
Bu torna, sadece devlet yönetimi içinde mi çalışıyor? Bunun dışında özel sektörde yönetici üst sınıf ve kültürel alandaki elitler açısından işliyor mu, bilmiyoruz? Çünkü banka ve şirket yönetimlerinin hemen hepsi artık Ankara dışındalar. Bu sosyal sınıf içinde yer alanlar, çoğunlukla Ankara'ya, üniversitede görev almak dışında, bürokrasi içinde bir göreve atandığı için ya da milletvekili veya parti merkez yöneticisi olunduğu için geliyor.
Özetle, "olaya Ankara'dan bakmak", genç Cumhuriyet'in radikal bir toplumsal dönüşüm gerçekleştirmek arzusunun ifadesiydi. Bunun içinde otoriterlik kadar, makul bir kalkınmacılık, güçlü bir kamuculuk ve özellikle, gelecekle ilgili güçlü bir iyimserlik vardı. Bugün ise, bu bakış, kendisinin tetiklediği ve bugünkü raylarına oturttuğu toplumsal dönüşümün sonuçlarından korkmanın bir ifadesi haline dönüştü. Ankara'dan bakınca görünmesi daha kolay olan bir dizi önemli olgu, bu korku filtresine takılıp algılama dışı kalabiliyor. Bu nedenle, Ankara'dan bakmak, çoğu zaman görememek anlamına da gelebiliyor. Evet, galiba Ankara'dan bakmak, bir görme biçimi değil, görmeme biçimidir artık.