Annelerin yaşı olmaz

Yaşı 99 olsa gerek diye hesap etmişlerdi çocukları. Çocukları dediysem onların da en genci, dört torun sahibi 68 yaşındaki kızıydı. Diğerleri de torun torba sahibi dede ve babaydı.
Haber: MÜGE SANDIKÇIOĞLU / Arşivi

Yaşı 99 olsa gerek diye hesap etmişlerdi çocukları. Çocukları dediysem onların da en genci, dört torun sahibi 68 yaşındaki kızıydı. Diğerleri de torun torba sahibi dede ve babaydı. Annelerini yaşatmak için bu yaşlarında zor topladıkları güçlerini sonuna kadar zorluyorlardı. En ufak bir tıbbi sorunu bile olmayan "eski toprak" anneannem sadece erimekte olan, yavaş yavaş bozulan vücut makinesinin çabaları ve kâh farkında kâh değil, ona akıtılan sevginin gücüyle yaşıyor gibiydi.
Balkan harbi ve dünya savaşlarını yaşamış gençliğini anlatırdı bize eskiden. Karneyle ekmek almalarını, yokluğu, ekmeğin kırıntısının bile değerini ve yaşamak için o devirde bile nasıl da çalışmak zorunda kalışını. Çocukken ekmeği ziyan ettiğimizde, kupkuru olsa bile suyla ıslatıp yeniden yenebileceğini söylediğinde midemiz bulanırdı ama biz yine de anlamaya çalışırdık onu. "Mutlaka ev sahibi olmaya bakın" derdi. "Kira insanın belini büker, ama evin varsa sırtın yere gelmez." Paraya tapmazdı ama değerini anlaması için öyle çok deneyimi olmuştu ki...
Dedem onu zamanın Singer mağazasında görmüş ilk ve vurulmuş. Selanik göçmeni anneannem de o devirde bile çalışan ve modern görünümlü bir hanımmış; saçları dizlerine varırmış nerdeyse. Singer'de nakış hocalığı yaparak geçimini sağlarmış. Son yılların çok popüler ve değerli eşyalarından sayılan ve birçok evin dekoruna yansıyan "beyaz iş" hocasıymış. Taze cumhuriyet yıllarının çağdaş genç kızı, dedemin kalbini çalmış. Dedem gele gide, hem de araya büyüklerin sokulduğu görücü usulü olmadan anneannemi evlenmeye ikna etmiş. Ama o da az yakışıklı ve yağız değilmiş hani; masmavi gözleri ve dalyan gibi boyuyla. Savaş yıllarında yıllarca esir kalmış, İngilizler tarafından Hindistan'a götürülmüş. Bir İstanbul ziyaretlerinde, "Biraz gezip geleyim" diyerek tüymüş gemiden; tüyüş o tüyüş. Sonra memuriyete girmiş.
Ne kolay yaşıyoruz
Anneannem artarda üç çocuk doğurmuş; biri annem, diğerleri dayılarım. Evliyken de nakış işlerine evinden devam edip, maddi destek sağlama çabasını bırakmamış elden ama bu defa annemin de yardımıyla. Sonradan o yıllarda ürettiği muhteşem beyaz işlerdeki mahareti, sabrı ve emeği gördüğümde, "ne kolay yaşıyoruz" diyesim gelmişti. O zorluk yıllarında, dedem memuriyeti nedeniyle çoğunlukla evden uzak kalmasına karşın üç çocuğunu yetiştirmekteki dirayetini ve gücünü hayret ve hayranlıkla dinlemiştim. Şimdi sıra evlatlarındaydı ve onlar da minnetlerini ifade etmekte, haklarını ödemekte kusur etmiyorlardı.
Yıllar geçip de koşullar değiştikçe ayak uydurmakta hiç zorlanmadı. Televizyondan ve gazeteden güncel olayları düzenli takip eder, Ecevit'e kızar, Demirel'i överdi; bu da dedemden kalma bir inançtı. Bosna'daki savaşa, enflasyona, her şeye gelen zamlara tasa tutar, uykuları kaçardı. Okul çıkışlarımda her hafta Salı günü ona giderdim, bana nefis yemekler hazırlardı. İş hayatım başlayıp da bu düzenli Salı ziyaretlerim sekteye uğrayınca çok üzülmüştüm ama o hiçbir zaman sitem etmedi.
2001 olduğunda dedemi kaybedeli 18 sene geçmişti. Anneannem yaşı 94 olmasına karşın hâlâ yalnız yaşıyordu. Evlatları ve torunları sürekli etrafında da olsa, yanına ona göz kulak olacak, bir iki işini yapacak bir yardımcı tutulması konusundaki ısrarlarına o direniyordu. Tam da ikna olup, haftada birkaç kez gelmesine izin verdiği yardımcısı, bir gün sabah eve anahtarıyla girmeye çalıştığında kilidin hâlâ açılmadığını ve anahtarın da hâlâ kilitte olduğunu fark edip, eve giremedi. Çilingir yardımıyla açılan kapıdan girdiklerinde neyle karşılaşacaklarını bilemeyen annem, dayılarım, yardımcı hanım ve komşular, onu tuvaletin önünde yatar ama yaşar durumda buldular. Sabaha karşı tuvalete gitmek için kalktığında ayağı kilime takılıp düşmüş, bacak kemiği kırılmıştı. İki ay içinde iki büyük ameliyat geçirdi. İlk ameliyatından sonra yoğun bakımda onu ilk gören bendim. Birilerini tanıyamamaya ilk o zaman başladı. O, bir prenses gibi asil ve kibar anneannemin yerine bağırıp çağıran, beni bile tanımayan bir başkası gelmişti sanki. "Travmanın ve anestezinin etkisidir" deyip üzerinde pek durulmadı ama ondan sonrasında da gittikçe artan bir hafıza sorunu başladı. İlk başlarda daha az yaşadığımız unutkanlıklara karşın çoğunlukla hiçbirimizi ihmal etmedi, eşlerimizin, çocuklarımızın, kayınvalidelerimizin hatırını sormayı, işlerimizin nasıl gittiğini öğrenmeyi atlamadı. Defalarca dört nesil bir araya gelişlerimizde nasıl da gurur duyardık.
Annemin annesine vedası
Yıllar içinde bakışlarındaki fer ve o cin ifade soldu. Takvimler 2006 Ocak ayının sonlarını gösterirken, o artık daha çok uyur olarak geçiriyordu günlerini. Ziyaretlerimden birinden çıktığımda gözlerimde titrek yaşlar, boğazımda ve yüreğimde bir ton ağırlıkla sürdüm arabayı. O gün yazdığım notlarımı buldum bugün: "Anneannem... hokka burnuyla hâlâ yaşam savaşı veriyor. Yaş olmuş 99. Mavi gözlü yağızı çoktan unutmuş, bana boş boş bakıyor. Ona baktıkça korkuyorum yaşlanmaya, yaşamaya o kadar uzun, hem de unutarak. Bugün gittim anneanneme, 'öp' dedi, öptüm içine kaçmış yanaklarını kokusunu içime doldurarak. Anında unuttu beni ve öptüğümü. Eve gelinceye kadar yüzümdeki ifade değişmemiş fark ettim de; acımayla karışık şaşkınlığım. Ne desem boş..."
Günlerce nöbet tutuldu başında, helalleşildi gözyaşları, kâh pınarlara dolmuş kâh yüreklere aktı. Bana son sözü "Gene gel" oldu, her ne kadar acısa da içim, sevinerek son anlarında "Yine tanıdı beni". Şubat'ın ilk günleri, onun son günleri oldu. Annem diyor ki, "Olsun varsın gene öyle yatsaydı, bakardık biz ona, yeter ki nefesi olsaydı bu odada".
Anne... Yaşam onu kucaklamasa da, kucaklanmak istenen, her yaştaki evlâdı hasrete düşüren, çocuk hissettiren, sıcağını arattıran, bir bakışını özleten, onun omzunun, kokusunun alternatifi olmayan varlık. İlk çocuğum olduğunda çok daha iyi anladığım annemin değerini, onun kendi annesini yolcu etmesiyle gördüğüm değerle pekiştirdim. Şimdi hem anneyim, hem evlât. İkisinin de çok değerli olduğunu biliyor olmaktan, sevgimizi ve birlikte geçirdiğimiz, hatta geçiremesek bile "yaşıyor olduğunu" bildiğimiz vakitlerimizden ve bunun değerini onu kaybetmeden fark edebilmekten dolayı mutluyum. Umarım evlât veya anne hasreti yüzünden televizyonlardaki programlardan medet uman hasret emekçileri de mis kokulularına en kısa zamanda kavuşur.