Antisemitizle suçlanan Yahudi

Antisemitizle suçlanan Yahudi
Antisemitizle suçlanan Yahudi

HrantDink?i Anma Etkinlikleri için Türkiye?ye gelen Naomi Klein, Mete Çubukçu ile.

Naomi Klein: Tel Aviv'de yaşayanların Filistin'de ne olduğu konusunda hiçbir fikirleri yok. Çünkü Filistinlileri çeviren, saklayan duvarlar, çitler var. Duvarın arkasındakileri göstermek için gerçek bir politik aktivizm gerekiyor
Haber: METE ÇUBUKÇU / Arşivi

Naomi Klein, Kanadalı muhalif bir gazeteci-yazar. 10 yıl önce yazdığı ‘No Logo’ adlı kitapla büyük ses getirmiş, kitap muhalif “bestseller” listesine girmişti. Klein, neoliberalizm, küreselleşme, savaş karşıtlarının ikonu haline gelen bir isim, bir “celebrity”. Ama, aynı zamanda İsrail’e karşı boykot kampanyasının başını çeken bir Yahudi. Boğaziçi Üniversitesi’nin Hrant Dink’i Anma Etkinlikleri çerçevesinde Türkiye’ye gelen Klein, sorularımızı yanıtladı.
‘No Logo’nun üzerinden 10 yıl geçti. 10 yılda ne değişti?
No Logo markalaşmayla ilgili, çokuluslu şirketlerdeki “artık bir şeyler üretmek değil, sadece pazarlamak istiyoruz, bir nevi boş olmak istiyoruz” mantığının eleştirisi üzerine yazılmıştı. Çünkü pazarlamak daha ucuza geliyordu. Fabrikalarla, işçilerle uğraşmak ve para ödemek zorunda kalmıyorlardı. İşçilere ayıracakları paraları, pazarlama ve imaj çalışmalarına ayırmak işlerine geliyordu. No Logo’dan 10 yıl sonra en önemli değişim, siyasetçilerin ve hükümetlerin, şirketlerle aynı taktiği uygulaması, markalaşması. Barrack Obama bunun iyi bir örneği. Görüntüde çok şey var. Bu bir reklam dehasıdır; insanlar arzularını bir ürünün, bir markanın üzerine yansıtır ama bu çok soyuttur.
Söz Obama’dan açılmışken oradan devam edelim. Siz Obama’nın hayal kırıklığı yarattığını mı düşünüyorsunuz?
Obama bir yılını tamamlarken ortada bir imaj, bir görüntü var. Bush yılları ile karşılaştıracak olursak söylemi farklı olmakla birlikte politik açıdan çok büyük değişiklik görmedik. Obama yönetimi, Bush tarafından yaratılan “teröre karşı savaş” şiarının iyi bir marka olmadığına karar verdi. Ve bu lafı kullanmamaya başladılar. Ancak sorun şu ki, Bush yönetimi tarafından altyapısı oluşturulan “teröre karşı savaş” sürüyor ve genişleyerek devam ediyor. Pakistan, Afganistan ve şimdi de Yemen’de. Sanki böyle bir savaş yokmuş gibi davranılıyor, savaşın markası kullanılmıyor ama ürün aynı ürün. Bence Obama’nın Bush’tan farkı, baskı altına alınmaya açık olması. Bush kimseyi takmıyordu. Obama ise sol, liberal, muhafazakâr herkesin baskısı altında. Bu hem iyi hem de kötü. Örneğin şu anda bankalar, silah şirketleri, Fox News gibi kanallar baskıyı artırıyor. Ona destek verenler de hâlâ değişimi getireceğini umut ediyor ve bekliyor. Keşke Bush yıllarında olduğu gibi Obama’ya da baskı kurmak için güçlü bir savaş karşıtı hareketimiz olsaydı. Obama bu bir yılda hiçbir şey yapmadı ve tam tersi bir istikamette koşuyor.
Son yıllarda hem neoliberalizme karşı muhalif hareketlerin hem de savaş karşıtlarının heyecanını ve etkisini yitirdiğini düşünüyor musunuz?
Küreselleşme karşıtı hareket, aslında küreselleşmeye değil neoliberalizme karşıydı. 1999-2000 arası ise görece barışın yaşandığı bir dönemdi. Dünyada benzerlik gösteren küresel bir diyalog vardı: Latin Amerika’da, Kuzey Afrika’da. Muhalif hareketler uluslararası yapıyı, IMF’nin, Dünya Ticaret Örgütü’nün rolünü anlayınca yakınlaştı. 11 Eylül’den sonra durum değişti. Örneğin 11 Eylül, Latin Amerika’da dünyayı değiştiren bir olay değildi. Fakat Kuzey Amerika’da her şey Bush, işkence, savaş, Guantanamo oldu. Ekonomi tartışılmamaya başlandı. 2000’deki büyük protestolarda biz küresel bir ekonomiden bahsediyorduk. 11 Eylül’den sonraysa Irak’tan, askeri çatışmalar ve taktiklerden konuşmaya başladık.
Yani Seattle’den sonra bir düşüş söz konusu mu?
1999’da Seattle’de on binlerce insan sokağa dökülürken bu kapitalizm için zafer dönemiydi. Orası Seattle, Bill Gates’in “mahallesiydi”. İnsanlar kapitalizmle derdiniz ne diye soruyordu. Biz eşitsizliklere dikkat çekiyorduk. 10 yıl sonra görüldü ki, bu ekonomik model bir fiyaskoydu. Amerika’daki savaş karşıtı hareket ise seçim makinesi tarafından emildi, her şey Bush’tan, Cumhuriyetçiler’den kurtulmaya odaklandı. Irak’ın işgalinden önce binlerce insanı sokağa dökebilen bağımsız bir hareketimiz vardı. 2004’te Bush’a karşı Demokrat aday John Kerry’yi seçtirmek için çabalanması hareketin bölünmesine neden oldu. Çünkü Kerry de Bush’tan pek farklı değildi. Entelektüel bir çöküş yaşandı. Ardından bağımsız savaş hareketi çözüldü ve savaş yanlısı Demokrat partinin silahı haline geldi.
Geçen yıl yaşanan küresel mali krizin neoliberal politikalar açısından ciddi bir uyarı olduğunu söyleyebilir miyiz?
Wall Street’in çökmesinden sonra entelektüel bir dönüşüm yaşandı. Bu aynı zamanda Obama’nın seçimi nasıl kazandığını da gösteriyor. Çünkü Obama deregülasyon ideolojisini sorgulatmaya başladı. Ancak sorun, entelektüellerin neoliberal politikalara desteği azalırken neoliberalizmin mekanizmalarının çalışmaya devam etmesinde. IMF’ye bakarak bunu görebilirsiniz. IMF hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam ediyor; özelleştirmeler ve deregülasyon için baskısını sürdürüyor. Türkiye de bunların arasında. Ancak şöyle bir ironi var: Krizden önce IMF iflas ediyordu. Latin Amerika borç almayı kabul etmiyordu, IMF ayakta kalmak için altın satıyordu. Ülkelerin finans sektörüne kayması için zorluyordu. Bu politikalarla ekonomik krizi ateşledi, ülkeleri tsunami benzeri yıkımlara açık hale getirdi. Ancak, krizin etkisi IMF’ye yaradı, yine ayakta kaldı. Çünkü bazı çevreler IMF’yi korudu, mali destekte bulundu ve tek müşterisi yine Türkiye olacak gibi.
Peki, konuyu biraz değiştirelim. Irak’taki duruma bakılınca, çünkü siz Bağdat’ta da bulundunuz, geçen yedi yılın ardından ne görüyorsunuz?
Amerika’nın Irak’a demokrasi getirme planı başarılı olamadı. Baştan beri seçimlere müdahale ediyorlar. Kendi istemedikleri adayları seçimlere sokmuyorlar, partileri yasaklıyorlar. Çizgi dışı söylemde bulunanlara izin vermiyorlar. Kontrollü ve sınırlı bir demokrasiyi savunuyorlar. Oysa başka bir idealle gelmişlerdi, insanlar da onlara inanmıştı. Çünkü demokrasi buysa, Irak halkının kendi hayatları üzerinde söz hakları yok, petrol gibi hayati bir konuda iradelerini gösteremiyorlar. Bu durumda kim Amerika ve demokrasiye inanır ki? İşte o zaman işin içine etnik bölünme, din, mezhep gibi unsurlar giriyor ve Irak halkı da bu unsurlarla yönünü bulmaya çalışıyor.
Ancak, daha geçen yıl önce Obama Kahire’de Müslüman dünyaya seslenmiş ve yeni bir Ortadoğu ve yeni bir dönemin işaretlerini vermişti, en azından söylem bazında. Konuşması bölgede umutları artırmıştı.
Obama’nın Kahire konuşması önemliydi. Özellikle Filistin konusunda önceki başkanın tersine bölgede acı çeken insanlara değinmesi, adil bir çözümü savunması önemli bir değişimin habercisiydi. Sorun, birçok insanın Obama bunları söyledi diye Amerika’nın Filistin’e çözüm getireceği beklentisi içine girmesinde. Ama, Obama burada hiç tahmin etmediği başka bir dirençle karşılaştı. İsrail, ilk kez bir Amerikan başkanının en alt düzeydeki taleplerini bile reddetti.
Evet İsrail, Obama’nın asgari taleplerini bile kabul etmedi, etmiyor. Siz de içinde birçok önemli ismin bulunduğu “İsrail’e Karşı Boykot ve Yaptırım” kampanyasının öncülerindensiniz. Özellikle son dönemde hiçbir çözüm planını kabul etmeyen İsrail’in böyle bir kampanya ile “yola gelebileceğini” düşünüyor musunuz?
İsrail kendisini Ortadoğu’nun değil, Amerika’nın ve Batı’nın bir parçası olarak görüyor. Tabii bu görüntüyü askeri, siyasi, akademik, sanatsal ve ticari değişimlerle tamamlamak zorunda. İşte bu kanalları kesmek gerek. Batı tarafından uluslararası hukuku çiğnemeleri yüzünden çok da hoş karşılanmadıklarını anladıkları zaman bir şeyler değişecektir. Böyle bir durum, İsrail içinden baskıyı da artıracaktır. İsrail’deki problem şu: İsrail halkını gerçeklerle yüzleştirecek mekanizmalar yok. Çünkü onlar için özenle hazırlanmış bir güvenlik sistemleri var: İsraillileri içine alan, Filistin’le hiçbir iletişimi olmayan, orada neler olup bittiğini bilmedikleri bir balonun içinde yaşıyorlar. Tel Aviv’de yaşayanların Filistin’de ne olduğu konusunda hiçbir fikri yok. Çünkü Filistinlileri çeviren, saklayan duvarlar, çitler var. Duvarın arkasındakileri göstermek için gerçek bir politik aktivizm gerekiyor.
Peki siyasi, ekonomik, ticari ve kültürel ambargo onlara neler olup bittiğini fark ettirebilecek mi?
Siyasi çözümler başarısız oldu. Barış çabalarının içi boş. Netanyahu “yeni yerleşim yok derken hiç yerleşim yok” demedi. Netanyahu, Obama’nın asgari önerilerini bile reddetti. Amerika’nın kullanabileceği birçok araç var. Örneğin milyonlarca dolarlık askeri yardım yapıyor. Batı ile ticari ilişkiler devam ediyor, yatırımlar sürüyor, sanatsal faaliyetlerde bir aksama yok. Uluslararası hukuku çiğneyen bir devlet olunca genelde yaptırımlardan söz edilir. Ama konu İsrail olunca buna izin verilmiyor. Bir boykot ve yaptırım çağrısı, antisemitizm olarak adlandırılabiliyor. Ben bile Yahudi olduğum halde antisemitik olarak adlandırıldım. Dünyanın en önde gelen hukuk insanlarından Richard Goldstone bile hazırladığı Gazze raporunda İsrail’i eleştirdi diye neredeyse antisemitik ilan edildi. Gerisini siz düşünün. Çünkü İsrail hâlâ kolonyal bir güç gibi davranıyor. Biz 1980’lerde Güney Afrika’ya yönelik yaptırım ve boykot kampanyasının benzerinin İsrail’e karşı da uygulanabileceğini düşünüyoruz. Afrika’daki ırkçı, ayrımcı rejim bu şekilde dize getirilmişti.
Söz İsrail’den açılmışken son dönemde gerginleşen Türkiye-İsrail ilişkilerinden söz etmeden olmaz.
Başbakan Erdoğan’ın Davos’taki çıkışı, dünyada önemli bir an olarak algılandı. Başbakan, gerçeğin pek konuşulmadığı bir yerde gerçekleri dile getirdi. İsrail, Gazze saldırısında ve sonrasında çok ileri gitti. İsrail’i durduran, dizginleyen bir güç yok. Altı ay önce Gazze’deydim ve işlenen suçları bizzat gördüm. Tabii ki bu suçları dile getirenlere kızıyorlar. Türkiye gibi İsrail’in güvenilir bir müttefiki ona bu “dokunulmazlığı” vermeyip deşifre edince etkisi de büyük oluyor.

METE ÇUBUKÇU : NTV Haber Müdürü