Aramıza hoşgeldin!

''Anne!" İnce bir çocuk sesiyle irkiliyorum. Başımı çeviriyorum. Zayıf ışığın altındaki karartı gözlerimi bulanıklaştırıyor önce. Az sonra seçiyorum güzel yüzü.
Haber: HAYRİYE YÜKSEL / Arşivi

''Anne!" İnce bir çocuk sesiyle irkiliyorum. Başımı çeviriyorum. Zayıf ışığın altındaki karartı gözlerimi bulanıklaştırıyor önce. Az sonra seçiyorum güzel yüzü. Ah yavrucuğum! Bilgisayarın sağ alt köşesindeki saate bakıyorum. Birden panikliyorum. Saat 10.30'u gösteriyor. "Senin bu saate kadar uyuman gerekmiyor muydu bebeğim? Hâlâ neden ortalıkta dolanıyorsun? Çabuk, hemen yatağına!", "Beni sen götürür müsün yatağıma?" Öylesine yalvarırcasına söylüyor ki, ona kızamıyorum. "Peki ama sadece beş dakika oturacağım. Sonra sen uyumaya devam edeceksin olur mu?" diyorum. Kızım ısrar ediyor: "Anne lütfen 10 dakika olsun, seninle sohbet etmek istiyorum!" Şaşkınlık ve öfkeyle bir kaşımı yukarı kaldırıyorum. Benden böyle bir şeyi şu dönem nasıl istediğini anlayamıyorum. Çalışmam gerektiğini bilmesi gerekiyor. Bugünlerde gergin olduğunu bildiğimden sesimi çıkarmıyorum.
Odasına giriyoruz. Onu yatağına yatırıyorum. Çiçekli perdesini iki yana çekerek odayı kucaklayan birkaç yıldızı selamlıyoruz. İkimizin de en sevdiği şey. Uzandığımız yerden yıldızları izliyoruz... Ellerimi sıkı sıkı tutuyor. Ben içimden saniyeleri sayıyorum. Birkaç cümle konuşuyoruz. Bana bir şeyler söyleyeceğini söylüyor. Ancak aceleciliğim kafasını toparlamasına engel oluyor. Benim gözümün önünden balpeteğini arayan zavallı ayı yavruları, merakla ormanı dolaşmaya çıkıp perişan bir şekilde eve dönen yaramaz kangurular geçiyor. Dersini, sınıf arkadaşı Berra'yı sorduğum için bana iyice kızıyor. Ben şu beş dakikayı kötü değerlendirdiğime kızıyorum. Tam kalkacakken bebeğin çığlıkla karışık ağlamasıyla kalkışımı hızlandırıyorum. Kızım ellerime yapışmış bırakmıyor. Onu aceleyle öpüyorum. "Lütfen şimdi uyu, okula geç kalırsın yoksa! İyi uykular tatlım!" Somurtup arkasını dönüyor. Bebeğe bakmalıyım.
Yatak odasına koşuyorum. El yordamıyla bebeği buluyorum. Dışarıdan sızan sokak lambasının loş ışığına gözüm alışıyor. Yatağa oturup kucağıma yatırıyorum Fırat'ı. Fırat gözlerini açmadan dudaklarını uzatıyor. Eliyle memeyi düzeltip ağzına alıyor. Açlıktan değil, emmek istediğinden uyandığını biliyorum. Saatlerce, günlerce göğsümde uyumasını istiyorum. Ama dalar dalmaz usulca beşiğine bırakıyorum. Parmak uçlarıma basarak odadan çıkıp kapıyı kapatıyorum. Geçerken kızımın odasına göz atıyorum. Sanki uyanıkmış gibi geliyor bana. Yakalanmamak için sessizce salona geçiyorum. Bilgisayarım, Sarı Yumak, tehlikelerle dolu orman... Her şey yerli yerinde, bıraktığım gibi duruyor. Hemen oturup işime devam ediyorum. Böyle bir mesleğe nasıl yöneldiğime, bunu neden seçtiğime anlam veremiyorum. Her saniye için onlarca kare çizmenin akıl kârı olmadığını biliyorum. Beni bu işe çeken başka bir şey olduğu sonucuna varıyorum. Bir ayı yavrusunun heyecanının, öfkesinin, üzüntüsünün, korkusunun beni bu kadar ilgilendirmesine şaşıyorum. Sarı Yumak'ı konuşturduğumda, üzdüğümde, sevindirdiğimde Fırat'ı düşünüyorum, çocukları...
Bir süre sonra eşim yatıp yatmayacağımı soruyor. Biraz daha çalışmam gerektiğini söylüyorum. O, yatmaya gidiyor. Saat gece yarısını çoktan geçiyor. Beynim çalışmaya zorlasa da beni, bedenim isyan ediyor. Belim, gözlerim, kulaklarım, serçe parmağım!
Kalkıp lavaboya gidiyorum. Yüzüme biraz su çarpıyorum. Aynada kendimle göz göze geliyorum. İki çocuklu çalışan bir kadın olduğum gerçeğini, gözlerim ele veriyor. hâlâ inanamıyorum. Asla inanamadım. Yorgunlukla gülümsüyorum aynadaki aksime. Neden diyorum. Hangi içgüdü, hangi hayvansı dürtü böyle yönlendirir insanı? Evlilik, çocuk yapmak, hele yeniden çocuk yapmak! Nasıl bir duygudur, nasıl bir istektir? Bütün geleneksel değerlere dudak büken, kafa tutan serseri kız! Aradan yıllar geçti. Ya zaman çok yalancı, ya insanlar çok unutkan! Evet, ben unutkanım. Unutmuşum demek!
Sistemli çalışsan...
Salona dönüyorum. Biraz daha çalışıyorum. Bilgisayarımın fanı uğultuyla çalışmayı sürdürüyor. Bir süre sonra da benimle konuşmaya başlıyor. Kulaklarım çınlıyor. "Fı-rat u-yan-dı!", "Fı-rat u-yan-dı!". "Öğ-le-den son-ra", "Öğ-le-den son-ra."
"Ne? Ne diyorsun sen ya?!" Susturmaya çalışıyorum fanı. O ısrarla başka şeyler söylüyor. Ayılarla konuşmaya alışmıştım ya! Bilgisayar fanı da olmaz ki! Bilgisayarda müzik açmak istiyorum. Ama çalışmamdaki sesle karışacağından vazgeçiyorum. Fan kulaklarımı tırmalıyor artık. Bilgisayara "kapat" komutunu verip sallana sallana yatak odasına gidiyorum. Yalancı fan! Fırat uyuyor! Ama sanırım eşim uyanık. Yorgun argın uzanıyorum yatağa. Bana kızgın olduğunu sezinliyorum. Neden olduğuna anlam veremiyorum. Az sonra anlıyorum. Boş yere bu kadar yoğun çalıştığımı söylüyor. Eğer sistemli çalışsaymışım, işim kolaylaşırmış...
Sistemli mi? Nasıl yani?! Sabah 7.30'da Fırat'ı uyandırıp besleyeceğim. 8.00'de ısrarla kakasını yaptıracağım. Altını değiştirip zorla uyutacağım. Hemen Dicle'yi uyandırıp okula hazırlayacağım. Kahvaltısını yedirip göndereceğim. Fırat'a yemek hazırlayacağım. Bu arada Fırat uyanacak. Fırat'a yemek yedireceğim. Onunla oyun oynayacağım. O birkaç dakika izin verirse ortalığı toparlamaya çalışacağım. Onu uyutacağım. Akşam yemeği hazırlayacağım. Haa! Bu arada bilgisayarı açacağım, fırsat bulursam çalışacağım. Ne menem şeymiş sistemli çalışmak! Beceremediğime üzülüyorum.
Bu konu üzerinde düşünmek istiyorum. Ama uyku bastırıyor. Dalmak üzereyken iki basit heceyle uyanıyorum. "Aııın-neeee". Gözlerim faltaşı gibi açılıyor. Günlerce uyumuş gibi diri, yatağımdan kalkıyorum. Fırat, bunu sen mi söyledin? Ne söyledin bebeğim! Anne mi dedin? Bu beklenmedik çağrı beni heyecanlandırıyor. Eşimin duyup duymadığını kontrol etmek için o yana bakıyorum. Derin nefes alışverişlerini duyuyorum. Gülümsüyorum. Bu özel anın tadını çıkarıyorum. Onu sıkı sıkı kucaklıyorum. Yaşadığım en güzel anlardan birini yeniden yaşamak için göğsümü açıyorum. Doyasıya emiyor. Çocuk gülüşlü paketten bir bez alıyorum. Küçük bir hesapla sekiz buçuk ayda 1,250. kez alt temizlediğime karar veriyorum. Omuz silkiyorum! Olsun diyorum. Onun için değer. Uykusu kaçınca ayağımda sallıyorum. Vücuduna biraz masaj yapıyorum. Gözlerim dudaklarında yeniden "aııın-neeee" diyeceği anı bekliyorum. Gözlerinin kaydığını fark edince umudu kesip yatağına yatırıyorum.
Dicle'nin fırtınası
Başım hafiften ağrımaya başlıyor. Gözlerim kapanıyor. Tam o sırada ayak sesleriyle birlikte hızla kapı çarpıyor. Alışkanlıkla kalkıyorum. Dicle'yi alıp yatağına götürüyorum. Yatırıp üstünü kapatıyorum. Ayakucunda uzanıyorum dalana kadar. Sallanarak yatağıma dönüyorum.
Rüyasız, karmaşık bir uykuya dalıyorum. Sabaha kadar Fırat'ın ve Dicle' nin çığlıklarıyla, ağlamalarıyla ve ayak sesleriyle bölünüyor uykularım. Sabah 8.00'de daha fazla uyuyamayacağımı anlayarak yataktan kalkıyorum. Fırat birkaç kez daha "anne" diyerek beni mutlu ediyor. Kahvaltı hazırlıyorum. Birlikte sofraya oturuyoruz. Dicle'nin fırtınalı ruh hali gözümden kaçmıyor. Gereksiz yere hırçınlaşıyor, köpürüyor. Sonra birden yeniden durgunlaşıyor. Nerede hata yaptığımı düşünüyorum. Bir türlü çıkaramıyorum.
Onu okula hazırlamam gerekiyor. Ama ödevini yapmadığını söyleyince bu kez ben kızıyorum. Aceleyle ödevini hazırlıyoruz. "Aile nedir?" "Aile, anne, baba ve çocuklardan oluşan..." "Göktaşı nedir, başımıza düşer mi?" "Ben kuyrukluyıldız demiyorum anne, göktaşı..."
Fırat ağlamaya başlıyor. Ne oldu bebeğim sana? Uykusu geldi sanırım. "Dicleciğim sen ödevine devam et, ben Fırat'ı uyutayım!" Öfkesi büyük oluyor. "Peki peki! Hadi devam edelim!" Fırat'ın ağlaması artıyor. Bu arada gözlerim yere takılıyor. Tanrım! Ne çok tozlanmış. Görmemek için başımı kaldırıyorum yukarıya. Örümceğin yaptığı iplikten yolun aşağı doğru sarktığını görüyorum. Üzerinde de örümcek. Aaaa! Her şey üzerime geliyor. Üç gün önce temizlemedim mi ben evi? Beş gün mü oldu yoksa? Üç gün mü, beş gün mü hatırlayamıyorum. Temizlik yapmama hakkımı kullanmak istiyorum. Başımı yeniden kaldırdığımda örümcekle göz göze geliyoruz. Temizlik yapmama hakkımı erteleyerek, bugün için temizlik planı yapıyorum. İçimden de yerleri süpürüyor, siliyorum. Sanırım Fırat uyuyacak. Dicle'ye ödevini bitirmesini söyleyip odada Fırat'ı uyutuyorum. Epey zor uyuyor.
Salona döndüğümde Dicle'yi dalgın dalgın otururken buluyorum. Telaşla: "Sen daha ödevini bitirmedin mi? Okula geç kalacaksın! Hemen kalk ve giyin! Her şeyi ben mi düşünmek zorundayım? Saati görmüyor musun?" diye bağırmaya başlıyorum.
Dicle başka bir dünyada gibi. "Anne, sana bir şey söyleyebilir miyim?" Birden kendime geliyorum. Bu çocuğun bir şeyi var. Hasta filan mı yoksa? Önüne, ayak ucuna oturuyorum. Gözlerinin içine bakıyorum. Ne söyleyeceğini sabırla bekliyorum. "Evet, ne söyleyeceksin canım!" Biraz bekliyor. Sonra: "Anne, şuralarım elimi değdirince, bastırınca ağrıyor." Ne, nasıl yani? Şimdi mi? Daha dur! Sen benim minik kızımsın! Elimi dokunmaya korkuyorum. Bugün ikinci hediyemi alıyorum. Erken olması daha bir şaşırtıyor beni. Ben, henüz hazır olmadığımı düşünüyorum. Onun hiç hazır olmadığını düşünüyorum. Gülüyorum, üzülüyorum.
Dicle biraz da genç kız havasına bürünerek saçlarını savura savura merdivenlerden aşağı iniyor. Ben pencereye yöneliyorum. Servise binerken, başını kaldırıp beni aranıyor. Ona el sallıyorum. İçimden kucaklıyorum onu.
Canım kızım! Kadın olmak zor iş! İyisiyle kötüsüyle, acısıyla tatlısıyla aramıza hoşgeldin!