Araplardan önce İzlanda vardı

Araplardan önce İzlanda vardı
Araplardan önce İzlanda vardı

İzlandalılar, Britanya ve Hollanda nın üzerlerinden faiz kazanmaya çalışmalarına tepkili.

"İzlanda'da şahit olduğumuz, kapitalizmin çöküşüdür. Bundan sonra kapitalizm eskisi gibi olamayacak."
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

Arap ülkelerinde halkın ısrarla sokağa dökülüp, meydanları boşaltmayıp yöneticilere kapıyı göstermelerinin bir benzeri, bundan iki yıl önce İzlanda’da yaşandı. Sadece hükümetin istifa etmesi ve erken seçimlerin yapılmasını elde etmedi İzlanda halkı. Halen devam eden ama Batı basınında pek yankı bulmayan bir “devrim” gerçekleştirdi.
2008 banka krizi, İzlanda ekonomisini tüm şiddetiyle vurdu. On yıl boyunca, neoliberal küreselleşmenin tüm nimetleriyle tanışan, finans pompasının yardımıyla bir iktisadi refah balonunu şişiren İzlanda, İrlanda ile birlikte uluslararası kredi değerlendirme kuruluşlarının iftihar tablosunda yer alıyordu. İzlandalılar da kolay para kazanmanın sarhoşluğu içinde, lüks arabalar, banka kredisiyle yapılan yurtdışı tatilleri, emlak kredileri arasında bir tüketim çılgınlığı yaşıyorlardı. Ada kısa zamanda göçmen işçi dolmuştu. Ekim 2008’de bu pembe tablo aniden bir karabasana döndü. 

Devletleştir
İnanılmaz bir mali yükümlülük altına girmiş olan İzlanda bankaları iflas etti. Hükümet alelacele üçünü devletleştirdi. İzlanda kuronu baş döndürücü biçimde değer kaybetmeye, işyerleri art arda kapanmaya başladı. Evlerini krediyle alanlar, evlerinin değerinin üstünde bir borçla boğuşmak zorunda kaldılar. Bu arada devletleştirilen bir bankanın Icesave adıyla internet bankacılığı yapan bir alt kuruluşu da iflas etti. Esas olarak İngiliz ve Hollandalılara yüksek faiz veren bu “online banka”yla birlikte, bu iki ülkenin tasarrufçularının 3.8 milyar avrosu da buharlaştı. İzlanda devleti, sadece ülke içinde açılan hesapları devlet güvencesine almayı kabul ettiği için, Britanya ve Hollanda vatandaşlarının batan parasını karşılamak zorunda kaldılar. Ardından bu meblağın İzlanda tarafından kendilerine ödenmesini talep ettiler.
Bu arada İzlanda halkı da kendilerini aldatan hükümete, sahte bir refahla başlarını döndüren küresel kapitalizme, uluslararası kuruluşlara karşı olan öfkelerini başkent Reykjavik’te, parlamentoya bakan bir meydanda toplanarak ifade etmeye başladı. Ekim 2008 sonlarında 200’ü geçmeyen protestocu, 2001 Arjantin krizinden mi esinlendiler bilmiyoruz, ellerindeki tencere ve tavalara vurarak, hükümeti istifaya çağırdı. Her hafta gösterici sayısı arttı. 17 hafta sonunda sayı 30 bine, yani İzlanda nüfusunun onda birine varmıştı. Hükümet üyelerinin toplantı sonrası kiliseden rahiplerle çıkarken yumurta yağmuruna tutulması, göstericilerin parlamento binasını kuşatmaları sonunda, Ocak 2009’da hükümet istifa etti. İzlanda tarihine “tencere tava devrimi” olarak geçecek hareket, ilk savaşı kazanmıştı.
Nisan 2009’da yapılan seçimlerden yeni bir hükümet koalisyonu çıktı. “İttifak” adı altında birleşen sosyal demokratlar, feministler ve eski komünistlerle Sol Yeşiller Hareketi yönetime geldi. Bu İzlanda’da bir ilkti. Başka bir ilk de, başbakanın kadın olmasıydı. Ancak halk hareketi bu koalisyona karşı da kuşkulu yaklaşıyordu. IMF, 1976’dan beri ilk kez bir Kuzey ülkesi ile yardım görüşmesi masasına oturmuştu ve hükümetten hızla çok kapsamlı bir özelleştirme paketini hayata geçirmesini, 2013’te bütçe açığını ortadan kaldırmasını talep ediyordu. Halbuki 2009’da İzlanda ekonomisi yüzde 6.5 daralmıştı. IMF daralan ekonomiye daha fazla kemer sıkma politikası öneriyordu. Diğer yandan, Britanya ve Hollanda hükümetleri de, İzlanda milli gelirinin yüzde 40’ına denk olan 3.8 milyar avronun ödenmesi için her türlü baskıyı yapıyorlardı. O kadar ki Britanya, antiterör yasasını kullanarak, devletleştirilmiş üç İzlanda bankasından birinin yurtdışı varlıklarını bloke ettirmeye çalıştı. İzlandalılar, bir anda, kendilerini El Kaide ile aynı kefeye koyan bir NATO üyesi müttefikleri olduğunu keşfetti!
IMF ve AB ’nin baskıları sonunda, sol koalisyon bu iki ülkeye bir ödeme planı yapmayı kabul etmek zorunda kaldı. Yeni hükümet biraz gönülsüz de olsa, 2009 yazında AB’ye üyelik başvurusunda bulunmuştu. 2009 yazında ödeme planını hükümet onayladı. Ama bunun pratikte uygulanması mümkün değildi. 27 Temmuz 2010’da AB üyeleri, İzlanda ile üyelik müzakerelerini başlatma kararı aldılar. Hükümet de ödeme planının biraz yumuşatılmış halini 30 Aralık 2010 gecesi mecliste onaylattı. Her İzlandalının sekiz yıl boyunca ayda 100 avro ödemesine denk düşen bir ödeme planıydı bu. Faiz yüzde 5.5 olarak öngörülmüştü. İngiltere ve Hollanda, İzlandalıların sırtından iyi bir faiz de alacaktı. 

İkinci zafer
60 bin İzlandalı bir imza kampanyası ile cumhurbaşkanından bu yasayı veto etmesini istedi. Geçmiş hükümetlerin mali kapitalizm çılgınlığına epey katkıda bulunmuş olan cumhurbaşkanı, biraz da günah çıkarmak amacıyla, Ocak 2010’da yasayı veto edip referanduma götürdü. 6 Mart 2010’da yapılan referandumda, seçmenlerin yüzde 60’ı sandık başına gitti ve yüzde 93’ü hayır oyu kullandı. Evet oylarının oranı yüzde 2’den azdı. Zaten kimse evet oyu vermeye çağırmamıştı! Böylece “tencere-tava devrimi” ikinci savaşını kazandı. Üzerinden bir yıl geçmesine rağmen, bu borç sorununda bir ilerleme kaydedilmemiş durumda.
“Devrim”in üçüncü savaşı, gene halkın girişimiyle, anayasa değişikliği idi. 1944’te Danimarka’dan bağımsızlığını elde ederken, Danimarka anayasasını monarşiden cumhuriyete dönüştürülmesiyle ortaya çıkan anayasa yerine, II. Cumhuriyet’i kuracak bir anayasa hazırlanması için halkın empoze ettiği yöntem de ilginçti. Kurucu meclise, milletvekilleri hariç, 18 yaşını bitirmiş ve en az 30 kişinin desteğini almış bütün İzlanda yurttaşları aday olabilirdi. 27 Kasım’da yapılan seçimlerde 500 civarında aday arasından 35 kişi seçildi. Bunlar sıradan yurttaşlardı. Ocak ayında çalışmaya başladılar. Gelecek yaza kadar yeni anayasa tasarısını hazırlayacaklar. Yeni anayasa tartışmalarında devletle kilisenin ayrılması, bütün doğal kaynakların kamulaştırılması, yürütme ve yasama arasında kesin bir yetki ayrımı gibi konular önplana çıkıyor. Bir hükümet üyesi, ekonomiyi yeniden kurarken amaçlarının “eski duruma geri dönmek değil, eve dönmek” olduğunu söylüyor: “Evimiz, sosyal devlettir.”
Bütün bu gelişmelerin Batı basınında neden pek yankı yaratmadığını ayrıca anlatmaya herhalde gerek yok. Unutmadan ilave edelim. Reykjavik’liler geçen Mayıs ayında kendini bir gerçeküstücü anarşist olarak tanımlayan ünlü bir komiklerini belediye başkanı seçtiler. “Önümüzde oynanan, Ionesco veya Beckett’in absürd tiyatrosuna layık, bu inanılmaz gösteriye bir gerçeküstücü-anarşist parti gerekiyordu” diyor Jon Garr ve üstüne bir hokkabaz burnu konmuş İzlanda bayrağı önünde ilave ediyor: “İzlanda’da şahit olduğumuz, kapitalizmin çöküşüdür. Bundan sonra kapitalizm eskisi gibi olamayacak.”
İzlanda 320 bin nüfuslu küçücük bir ülke, buradan ders mi alacağız diye düşünen çok olacaktır. Onlar emin adımlarla yürümeye devam edebilirler.