Ardından saygıyla

Ardından saygıyla
Ardından saygıyla

Ömer Lüfi Akad

Ömer Lütfi Akad, Türkiye sinema tarihinin bir dönemini aydınlattığı gibi sinema eğitimi alanında da gösterdiği sabır, cesaret ve heyecan ile günümüz Türkiye sinemasını şekillendiren pek çok genç yönetmen yetiştirdi
Haber: NİLAY ULUSOY* / Arşivi

Geçen hafta Türkiye sineması büyük bir yönetmenini, bir sinema tarihi yazarını ve bir sinema eğitmenini kaybetti. Aslında birbirinden oldukça ayrı tüm bu yetenekleri kendisinde barındırabilen Ömer Lütfi Akad ile birlikte Türkiye sineması bir beyefendisini daha kaybetti.

Muhsin Ertuğrul’un, döneminin siyasi havasını sinema alanında da devam ettirdiği “tek adam” yıllarından çok kısa bir süre sonra aldığı eğitim doğrultusunda Lale Film’in mali işlerini idare ederken şans eseri sinemaya giren 1916 doğumlu Lütfi Akad, “sinemacılar dönemi”ni başlatır sinemamızda. 1949’da çektiği ‘Vurun Kahpeye’ ile Türk sinemasında kamera sokağa çıkar, halka karışır, Adapazarı’nın sokaklarında, Adapazarlı ahaliyle çekilir, filmler Adapazarı’nda banyo edilir, montajlanır. Aslında hâlâ emekleme döneminde olan Türkiye sinemasının kaderi böylece, yaklaşık aynı yıllarda II. Dünya Savaşı’nın yıkıntıları arasından sıyrılmaya çalışan İtalyan Yeni Gerçekçi Sineması ile Lütfi Akad sayesinde kesişir.
Akad’ın sineması her daim Avrupa Sineması’na yön veren akımlardan etkilenmiş gözükse de aslında bu, büyük ustanın sinemasının temiz ve sade bir anlatımla evrenselliğe ulaşmasının sonucunda ortaya çıktı. Fakat bu demek değildir ki, iyi derecede bildiği Fransıca’sını sinema dilini geliştirmek ve yenilikleri yakalamak için kullanmadı. Cahiers du Cinema dergilerinde okuduğu makaleleri elindeki imkanlar elverdiğince uygulamaya çalışan Akad, 1952’de çektiği ‘Kanun Namına’yı kendisi her ne kadar kabul etmese de 1930’ların Fransız Şiirsel Gerçekçiliği’nden ve 1940’ların Hollywood Gangster filmlerinden etkilenerek yarattı. Dönemin “jön prömiye”si Ayhan Işık’ın parladığı film polisle, hukukla dolayısıyla sistemle çatışan küçük adamın kaçınılmaz sonunu beyazperdeye yansıtırken, toplumda zengin/fakir arasındaki sınıfsal, alaturka/alafranga arasındaki kültürel kutuplaşmaları vererek ustaca bir sosyal eleştiri yapar.
Şahsi olarak en sevdiğim Lütfi Akad filmi olan ‘Yalnızlar Rıhtımı’ uzun yıllar Fransa’da kalan şair Atilla İlhan’ın yine şiirsel gerçekçilikten etkilenen senaryosunun etkisiyle Türkiye gerçeklerine uzak bulunarak eleştirilse de, filmin ağır melodram formu aslında, sansürle yaşamak zorunda olan sinemacının kaçışını imkansız aşkta, şehre küsmüşlerin buluştuğu meyhanelerde, sansürün bile giremeyeceği ıslak ve karanlık iskelelerde, uzaklardan gelen ve yine uzaklara giden gemilerde aradığını anlatır bize. Akad ve oyuncuları ‘Yalnızlar Rıhtımı’nda, ‘Vesikalı Yarim’de, ‘Üç Tekerlekli Bisiklet’te, ‘Bir Teselli Ver’de hiçbir zamana aitmiş gibi durmayan ama her daim bizi kendisine bağlayan ve yanı başımızda duran dünyayı yansıtan melodramların yaratıcılarıdırlar.
Lütfi Akad gerçekçiliğe ve Türkiye’nin gerçeklerine her yöneldiğinde karşısında sansürü bulur hep. Fakat bu onu film yapmaktan vazgeçirmez. Yaşar Kemal’in büyük eseri ‘İnce Memed’i Yılmaz Güney ile çekmek için yollara düştüklerinde karşılarına yine sansür çıkar, hayalleri suya düşer, Türkiye sineması muhtemel bir şaheseri kaybeder. Fakat buna karşın o ‘Hudutların Kanunu’nu, ‘Ana’yı, ‘Kızılırmak Karakoyun’u yapar, ‘Gelin’i, ‘Düğün’ü, ‘Diyet’i çeker. Yukarıda onu bir sinema tarihçisi olarak tanıtmama vesile olan, uzunca hayatının uzun soluklu sinema serüvenini aynı filmleri gibi samimi, sade ve ayrıntılı bir şekilde anlattığı ‘Işıkla Karanlık Arasında’ isimli anılarında sansürü, onu çok sevdiği sinemaya küstüren en önemli neden olarak veriyor. Akad’ı bir tarihçi olarak adlandırırken, hayatını Türkiye sinemasının tarihini yazmaya adamış pek çok değerli isme kabalık etmek istemem. Benim bu adlandırmadaki amacım Akad’ın sinemasının ve anılarının Türkiye sinema tarihinin uzun bir bölümüne ışık tutmasında.


Sabır, cesaret ve heyecan

Lütfi Akad, Türkiye sinema tarihinin bir dönemini aydınlattığı gibi sinema eğitimi alanında da gösterdiği sabır, cesaret ve heyecan ile günümüz Türkiye sinemasını şekillendiren pek çok genç yönetmen yetiştirdi. Politik tartışmaların, sinema alanında ideolojilerin çatıştığı dönemlerde, bir sinemacının hayata bakışını en iyi daha yetkin, daha güzel filmler üreterek gösterebileceğini ispatlayan Akad, hayatında sanatı ve dostları dışında her şeye ve herkese belli bir mesafede kaldı. Böylece “üretmekle kalmayıp ürettiklerinin üzerine düşünen, her deneyimini sorgulayıp sonuçlar çıkaran ve sinemanın tüm süreçlerinde aktif rol oynayan” bir sanatçı olarak, hepimize de örnek teşkil etti. Toprağı bol olsun...

* Yrd. Doç. Dr., Bahçeşehir Üni.