'Arka bahçe'nin Kürtleri

Türk milliyetçiliği, tarihi süreç içinde 'ötekiye' yaygın bir nefret duygusu geliştirerek ve ötekiyi aşağılayarak gelişti. Dünyadaki örneklerine benzer bir biçimde, nefret edilene karşı her türlü şiddetin meşruluğunu savundu.
Haber: ORHAN MİROĞLU / Arşivi

Türk milliyetçiliği, tarihi süreç içinde 'ötekiye' yaygın bir nefret duygusu geliştirerek ve ötekiyi aşağılayarak gelişti. Dünyadaki örneklerine benzer bir biçimde, nefret edilene karşı her türlü şiddetin meşruluğunu savundu. Irkçı milliyetçilikler nefretle yönetilirler ve bu nefretin yöneldiği kurban ya da kurbanlar her zaman oldu. Nefretle yönetilen bu milliyetçiliğin son kurbanı oldu Hrant Dink. İnsani olana karşı şiddet uygulanmasını teşvik etmek, böylece sosyal yaşamın temeli olan empatiyi insanların hayatından silmek, ırkçı milliyetçiliğin karakteristik özelliğidir.
Öte yandan, milliyetçi hezeyanın öteki karşısında duyduğu temel duygulardan biri de küçümsemedir. Bu küçümsemenin Türkiye'nin arka bahçesinde yaşayan Kürtler söz konusu olduğunda, sayısız örneğine rastladık: Postal öpenler, aşiret ağaları, CIA Kürtleri... Körfez savaşından bu yana Kuzey Irak Kürt liderleri ve toplumu için politikacıların, asker-sivil bürokrasinin yaptığı açıklamalar ırkçı milliyetçiliğin sınırlarını zorluyor ama kimse bu söylemlerin ve bu küçümsemenin, sınır ötesindeki Kürtler bir yana, Türkiye'nin yurttaşı Kürtler arasında nasıl bir siyasal ve sosyal psikolojiye yol açtığını düşünmüyordu bile.
Irak Cumhurbaşkanı
Her defasında Irak'ın toprak birliğini ve ulusal egemenliğini savunduğunu iddia eden Türk dış politikasının sözcüleri, iki ülke arasında yaşanan bunca soruna rağmen, sıra bu ulusal egemenliği temsil eden cumhurbaşkanını tanımaya geldiğinde, adını bile anmak istemediler. Talabani'nin Irak Cumhurbaşkanı olarak Türkiye'ye davet edilmesi bugün de diplomatik bir sorundur. Oysa aynı Talabani'nin Irak Cumhurbaşkanı olmadan önce Turgut Özal dahil, Türkiye'de, son 15 yılda hemen hemen görüşmediği devlet adamı kalmadı. Görülen o ki, kendi ülkesindeki siyasal gelişmelerin bir sonucu olarak, 'statü' elde eden Kürtlere katlanmak imkansız hale geliyor.
Yaşar Büyükanıt'ın ABD ziyareti sonrası yine bu küçümseme anlayışlarına tanık olduk. Başbakan Erdoğan'ın ve Abdullah Gül'ün aklıselim söylemlerine bir siyasal partinin sözcüsü gibi cevaplar veren Büyükanıt'ın üslubunu, PKK Koordinatörü Edip Başer de paylaştı ve Mesut Barzani'yle 'federe bölgenin başkanı sıfatıyla' görüşmeyeceğini açıkladı. Küçümsemenin bu kadarıyla yetinmedi Başer ve bölgede görev yaptığı yıllarda bu türden görüşmeleri emir komutası altındaki bir tuğgenerale yaptırdığını söyledi.
Bu görüşme meselesi, neredeyse 200 yıldır Irak'ta siyaset sahnesinde olan Barzani ailesi ve aşireti hakkında sosyolojik veya tarihi bir araştırma sebebiyle değil, Türkiye'nin kendi Kürt sorunundaki açmazları ve zorlukları nedeniyle gündemde. Ve Irak Kürt bölgesinde lider konumunda olduğu içindir ki, Mesut Barzani'nin adı akla geliyor. O, babasından miras kalan gerilla mücadelesini dağlarda sürdüren biri de değildir. Onunla görüşmenin zorunluluğu bizzat şu an içinde bulunduğu konumdan, Irak anayasasının onayladığı siyasal statüsünden kaynaklanıyor. Mesut Barzani de geçmiş yıllarda tıpkı Talabani gibi Türkiye'ye gelip giden, en üst düzeyde devlet yetkilileri tarafından kabul edilen bir liderdi. Şimdi oyunbozan çocuklar misali davranmanın manası nedir? Çok hayati bir süreci bir felaket yaşamadan atlatmamıza hizmet edecek diplomatik temaslardan, diyaloglardan ve uzlaşmalardan niçin kaçınıyoruz?
Çatışan aşiretler
Bir tür 'görüşme sendromu' yaratanlar, Talabani ve Barzani'nin PKK'yi desteklediğini iddia ediyor ve Kuzey Irak Kürtlerini PKK'yle savaşmaya davet ediyorlar. Kürt sorunu konusunda hesaba katılması gereken ulusal ve uluslararası düzeyde faktörleri anlamak istemiyor, Kürtleri, bunca değişime rağmen, hâlâ birbiriyle çatışan aşiretler topluluğu gibi görme alışkanlığını sürdürüyorlar. Oysa, Kürtler öyle bir ulusal psikoloji içindeler ki, en azından Irak'ta, Kürdün Kürde kurşun sıktığı zamanlar geride kaldı. Bir Kürdün bir Kürdü öldürmesine 'bırakuji' denir. Yani kardeşin kardeşi vurması. Bunu Iraklı bir Kürde ne Barzani ne Talabani yaptırabilir, bunun bilinmesi lazım her şeyden önce.
Kürt sorununda tarihin getirip önümüze koyduğu tek seçenek var: Küçümsemekten ve yok saymaktan vazgeçip Kuzey Irak'taki Federe Kürt Yönetimi'yle dostane ilişkiler kurmak ve Türkiye'de demokratik ve adil bir çözümü benimsemek. Ne PKK'yi bu süreçlerden ayırabilirsiniz artık ne de en hayırlısı olanı, yani demokratik çözümü Türkiye'de PKK'siz düşünebilirsiniz. Eruh ve Şemdinli baskınlarından bu yana geçen 23 yılda, sorun bir asayiş, terör, dış güçlerin kışkırtması ve bölücülük sorunu olarak kodlandı ve demokratik çözüm hiç düşünülmedi bile. Bunun yerine, PKK meselesinin Kürt sorunu demek olmadığı -değilse nedir?- PKK nihai olarak yok edilmedikçe ya da tasfiye edilmedikçe, demokratik çözüm kanallarının açılamayacağı görüşü kabul gören ve savunulan bir görüş oldu.
Sınır ötesi operasyonlar, faili meçhul cinayetler, muazzam insan hakları ihlalleri, köylerin boşaltılması, bütün bunlar PKK'nin 'mücadele saflarına' çekmeyi başardığı kitlenin yeniden bir muhasebe yapıp PKK'yle siyasi bağlarını kesmesi gibi bir sonuç yaratmadı. Tam tersine artık bir tarihi ve bir siyasal geleneği bulunan ve çoğumuzun farkına bile varmadığı ama ödediği ağır bedellerle siyasallaşmış bu kitlenin PKK'yle olan bağlarını daha da güçlendirdi. Çünkü artık bu camiada herkesin bir hikâyesi var ve bu hikâyelerin tarihin seyrine ne kadar etkili olduğunu ve siyasal dinamizm için taşıdığı önemi bilmek için de, herhalde Sorbonne mezunu olmaya gerek yok. Bu kitle için, Kürt olmak, 'bir olma' açlığıyla buluşmak ve bu açlıkla özdeşleşmek demektir. Galibiyet psikolojisi içinde imhadan ve tasfiyeden söz edenlerin bu açlığı tanıdıklarını ve hesaba kattıklarını söylemek çok zor.
Türkiye Kürtleri arasında bir realitedir PKK. Ama çözümsüzlüğün çok açık hale geldiği koşullarda, PKK bütün Kürtleri kucaklamaya çalışan bir harekete dönüşebilir. Mesut Barzani'nin ve Celal Talabani'nin doğrusu Irak sınırları dışında yaşayan Kürtlerin siyasi meselelerine ve taleplerine
-en azından şimdilik- müdahale etmeye çok da gönüllü olmadıkları ve her defasında Türkiye'ye dostluk eli uzattıkları, demokratik çözüm önerdikleri bir süreçte, PKK'nin hemen her ülkede elde ettiği mobilizasyon kabiliyeti ve geçmişte taşıdığı iddialar onu yeni bir siyasi misyona doğru hızla itebilir.
'Kürt sorunu tek başına PKK'nin imhasıyla çözülecek bir sorun değildir' diyor bazı yorumcular ve sıra 'PKK'yi bitirecek önerilere' geldiğinde Kuzey Irak Kürtleriyle ilişkilerin önemine değiniyorlar. Bu öneri dostane ve karşılıklı yarara dayalı ilişkiler kurma önerisi değildir ama. Türkiye'nin 'Kuzey Irak'ı arka bahçesi olarak görmesi ve sahip çıkması' yoluyla 'PKK benzeri sorunlardan temelli kurtulmuş olunacağına' dair tuhaf bir inanç var. İnancın, bizi ikna etmeye yarayacak ayrıntıları yok, ama, Mesut Barzani ve Talabani'nin, PKK'nin imhası gibi bir fikre katılacaklarını düşünmek gerçekçi değil. Kürt liderlerin, 'arka bahçesi'nin sınırına binlerce askerini sevk eden Türkiye'nin, bu gücü Kandil'e karşı kullanacağını düşünecek kadar saf olduklarını sanmayalım. Bu yüzden MGK toplantısından böylesi kararlarla çıkmak peşinen havanda su dövmek olacaktır.
Evet doğru, yeni bir perde açılıyor, ama Büyükanıt Paşa'nın sözünü ettiği 'felaketin' oyunu yok bu sahnede. Ve çözüm bekleyen ulusal sorunlarda asıl felaketleri, ülkenin barışını ve demokrasiyi arayanlar değil, başka halklara karşı nefreti ve küçümsemeyi, ırkçılığın hizmetine sunanlar yaratırlar.