Arka odanın sarışın güzel kadınlarına...

Arka odanın sarışın güzel kadınlarına...
Arka odanın sarışın güzel kadınlarına...

Murat Bardakçı, Selin Barlas ve Erhan Afyoncu.

'Tarihin Arka Odası' da kendi arka odasındaki eril zihniyeti saklamayan, bilakis cinsiyetçi tartışma döngüsünden beslenen programlardan
Haber: BİLGE NARİN / Arşivi

Kadın bedeni, medyanın en çok metalaştırdığı figürlerden biri. Medyada kadın görünürlüğünün güzellik, gençlik ve cinsellik kısır döngüsüne indirgendiğini spor -magazin başta olmak üzere tüm haber türlerinden, köşe yazılarından, dizilerden, filmlerden ve reklamlardan tespit etmek mümkün. Kadına yönelik kalıp yargılar ve mitler öyle içselleştirilmiş ki liberal öğretinin savunduğu “sayısal olarak ekranda kadın görünürlüğünü arttırmak” bir çözüm olamıyor. 

Ekranın süsü olmak ya da olmamak
‘Tarihin Arka Odası’ da kendi arka odasındaki eril zihniyeti saklamayan, bilakis cinsiyetçi tartışma döngüsünden beslenen programlardan. İnsan sormadan edemiyor: Hangi tarih, hangi bilim diye? Ama bu “tagazin” (tarih-magazin) programının temel argümanı soruya gayet açık bir yanıt veriyor. Medyadaki diğer erkek egemen türler gibi, bu programda da “ciddi işler ve bilim erkeklerin işidir” varsayımı doğrulanmaya ve yeniden üretilmeye çalışılıyor. Bu önermeyi destekleyen maskot da şu sıralar sarışın güzel kadın Selin Barlas! Üstelik o konumundan memnun; bilerek ve isteyerek orada. Zira Türk televizyonlarının en uzun tarih programı olmanın haklı gururunu yaşayan bu enfes yapımda, programın efendisi tarafından “programımızın süsüdür, çok memnunum” diye anılmakta hiçbir beis görmüyor. Kendisine yapılan cinsiyetçi ötekileştirmeye çoğu kez sessiz kalıp annesinin “yabancı” oluşu nedeniyle yapılan yorumlarda daha gür çıkarıyor sesini. 

Arka oda yakışıklısı
Elime sihirli bir değnek alıp ‘Tarihin Arka Odası’nda ufak bir değişiklik yapmak istiyorum. Şimdi karşımda değerli ve yaşını almış iki duayen kadın tarih araştırmacısı; bir de yakışıklı, genç tarih bölümü mezunu var. Kadınlardan biri “playboy” olarak yaftalayabileceğimiz genç erkeğe “oğlum”, “evet beyefendi” gibi hitaplarla sesleniyor; söylediği her sözle üzerinde hegemonya kuruyor. Erkek ağzını her açtığında kadınların dudaklarında alaycı bir tebessüm, “yine ne saçmalayacak da güleceğiz” diye bakan gözlerinde tecessüs... Erkeğin söylemi sayısal olarak analiz edildiğinde en çok söylediği cümlenin “lafımı bitirmeme müsaade eder misiniz?” olduğu gözleniyor. Erkeğe hitap şekli hep 3. tekil şahısla: “Bak, sen fikrini savunma hakkına sahipsin” gibi... Erkek ise hep 2. çoğul şahısla yanıtlıyor: “Siz”... Kabul edelim; bu manzara televizyon ekranlarında görmeye alışık olmadığımız türden. Çünkü bize kadının genç ve güzelinin, erkeğin ise deneyimli ve yaşlı olanının ekranda değer ettiği öğretildi. Çoğu zaman üzerinde bile durmadığımız, farkına bile varmadığımız, kanıksadığımız cinsiyetçi kodlara alıştık. 

Tarih tekerrürden mi ibaret?
Özetle medyada kadın çalışan olmak da, medyaya kadın olarak konu olmak da zor. Çünkü kadının medyada var olma çabası, görece ciddi olması beklenen programlarda bile görsel bir süs aracı olarak orada olmaktan öteye gidemiyor. Bana kalırsa kadınların “arka odalar”a kapatıldığı tarihi dönemlerden çok da ilerlediğimizi söylemek mümkün değil. Ne dersiniz tarih tekerrürden mi ibaret? Yoksa medyanın dayattığı kadın rollerine itiraz etmenin, tersine çevirmenin zamanı geldi de geçiyor mu? 

BİLGE NARİN:   İstanbul Arel Üni., İletişim Fak., öğretim görevlisi