Aşırı sağdan ulusalcı sola

Türkiye'de İncil basıp dağıtan bir yayınevinin Malatya'daki şubesini basan, muhtemelen milliyetçi ve dindar beş genç, çalışanlara işkence edip, onları ekmek bıçaklarıyla öldürdüler. Boğazları kesilerek ölenler, Protestan Kilisesine bağlı olarak faaliyet gösteren bir kuruluşun çalışanlarıydı.
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

Türkiye'de İncil basıp dağıtan bir yayınevinin Malatya'daki şubesini basan, muhtemelen milliyetçi ve dindar beş genç, çalışanlara işkence edip, onları ekmek bıçaklarıyla öldürdüler. Boğazları kesilerek ölenler, Protestan Kilisesine bağlı olarak faaliyet gösteren bir kuruluşun çalışanlarıydı. Cinayet hepimizin yüzüne bir şamar gibi indi. Bir yandan modern ve laik, diğer yandan Müslüman dünyaya örnek olmasıyla her fırsatta iftihar vesilesi yaptığımız bu ülke, 'gavur' oldukları ve bunu görünmez kılmaya çalışmadıkları için öldürülenleriyle de dünyada mümtaz bir yer işgal ediyor.
Laikçiler ve dinciler
Trabzon'da rahip Santoro cinayetine giden yola döşenen dinsel ve ırkçı nefretin üzerine gidilmedi. Olay sıradan bir cinayet olarak gösterildi, cinayeti azmettirenler gizlendi. İşin arkasında dini-milliyetçi bir saik bulunmadığını göstermek için bazı yayın organları ve yerel mülki sorumluların nasıl çırpındıklarını hatırlarsınız. Bunların yanında bazı kentlerde kiliselere saldırılar düzenlendi. Her fırsatta misyonerlik faaliyetleri lanetlendi. Ardından Hrant Dink'in göstere göstere katledilmesi geldi. Bugün dahi, bu iki cinayet arasındaki azmettirme veya etkileme bağlarını bilmiyoruz.
Türkiye'de Müslümanlık propagandası yapanları, İslami tebliğ faaliyetlerinde bulunanları sevecenlikle karşılayan muhafazakâr-milliyetçi çevreler, benzer bir faaliyeti Hıristiyanlık için ve çok daha sınırlı biçimde yapanlara karşı birden saldırganlaşıverirler. Ama daha dikkat çekici olan olgu, bu muhafazakâr-milliyetçi çevrelerin misyoner faaliyetleri karşısında saldırganlaşmasını, diğer konularda onlarla kanlı bıçaklı olan laikçi çevrelerin de genellikle anlayışla karşılamalarıdır.
Halbuki Türkiye'de sadece cemaatler değil, zaman zaman devlet de aktif biçimde misyonerlik faaliyetlerinde bulunur. Zamanında Türki Cumhuriyetlere uçaklarla Kur'an yollamanın sizce adı ne idi? Bugün Hıristiyan nüfusun çoğunlukta olduğu onlarca ülkede faaliyet gösteren T.C. devleti memuru imamların da, -olaya o ülkenin muhafazakâr/milliyetçileri gözünden bakılırsa-, misyonerlik faaliyeti yürüttükleri söylenemez mi? Yıllarca, Müslümanlığa geçmiş Hans veya Brigit haberlerinin gazetelerimizin birinci sayfasında iftiharla yer aldığı bir laik ülkeyiz. Dinsel amaçlı olamasa da, dünyanın dört bir yanında açılan okullarda yabancı çocukların İstiklal Marşı'nı ezbere söylemesi karşısında hıçkırıklarını bastıramayanlar, ne karşısında heyecanlandıklarını zannediyorlar?
Türkiye'de milliyetçilikle dinsel fanatizm her zaman birbirlerini tamamlayan unsur oldular. Bugün dahi, muhafazakâr partilerin dinsel tınılısından milliyetçi vurgusu ağır basanına kadar hepsinin seçmen tabanları arasında var olan büyük geçişkenliğin en büyük nedeni bu milliyetçi-dinsel karışımı kimliktir.
Yeni olan, ulusalcılığın Türkiye'ye özgü yeni-muhafazakârlığın ifadesi olmaya başlamasıyla, 'misyonerliğe karşı teyakkuz' duruşunu bu cepheden de besleyenlerin sayısının artmasıdır. Bu konuda milat, 2001 yılında Bülent Ecevit'in başbakanlığında MGK'nın gündemine 'misyonerlik tehlikesi'nin girmesidir. O güne kadar daha çok Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yayınlarında, bazı İslamcı yayın organlarında yer alan 'misyonerlik faaliyetleri' teşhirleri, bu tarihten sonra ulusalcı kampın sözcülerinin de dahil oldukları güçlü bir koro tarafından seslendirildi. 'Misyonerlik faaliyetleri' bölücülük suçlamasının neredeyse yerini aldı.
Hepsi birarada
Türkiye'de 'misyonerlik faaliyetleri' teşhirini yapanlar, bugün aşırı sağdan ulusalcı sola, çok geniş bir siyasal yelpaze oluşturuyorlar. 'Misyoner faaliyetlerinin Türkiye'yi bölme amacı taşıdığını' iddia eden bu koro, AB'yi de zaman zaman 'yeni bir Haçlı seferi başlatmakla' suçlayanlar tarafından her fırsatta destekleniyor. Bugün taşı sadece radikal İslamcılara atmak, hedef şaşırtmak olur. Rahip Santoro ve Hrant Dink cinayetinde olduğu gibi, bu kez de militan ulusalcı hassasiyetin rolü çok önemli. Bu hassasiyetin arkasına saklanarak faaliyet gösteren emekli güvenlik güçleri elemanlarının yönetimindeki örgütleşmeler, bugün Türkiye'ye karşı yeni bir Haçlı seferi başlatıldığı hezeyanından besleniyor. 14 Nisan mitinginde kürsüde Prof. Dr. Alpaslan Işıklı şöyle haykırıyordu: "Bugün için bizi özel bir nezarethaneye kapatmayı başarmışlardır. Bu nezarethane, Avrupa Birliği'nin bekleme odasıdır. Gardiyanları da içimizdedir, başımızdadır. Bu arada, ülkemizin içinde bulunduğu bölgede, 22 kadar ülkenin coğrafyasını değiştireceklerini açıkça ilan etmiş bulunuyorlar. (...) Minareler süngümüzdür demişti. Geldi Haçlı seferlerini yapanların eşbaşkanlığını kabullendi. Bu arada, Irak'ta yıkılmayan minare kalmadı. Bunların zamanında Hıristiyan misyonerliği başını alıp gitmektedir. İstanbul'u başında Ortodoks patriğinin bulunduğu bir dukalığa dönüştürmek isteyenlerin iştahları iyiden iyiye kabarmıştır".
14 Nisan günü Tandoğan Meydanı'nda toplanan büyük kalabalığın belki çoğunluğunun katılmadığı ama duyunca tepki de vermediği bu mümtaz görüşlerin yüzlerce benzeri, medyadan halkın, üniversite kürsülerinden ve okullardan öğrencilerin beyinlerine her gün boca ediliyor. İsterseniz esas yakın ve büyük tehlikeyi başka yerlerde aramaya devam edin.
Ertuğrul Özkök 19 Nisan tarihli Hürriyet gazetesinde 'Boğazına düğümlenen en katı yazı' başlıklı yazısında "Dün Malatya'da olup biten hadise, Türkiye'nin kolektif sorumluluğudur' fikrini içeren bir yazı yazdı. "Hiçbirimizin Hizbullah cinayeti deyip elimizi yıkayamayacağımızı" belirtti. "Yıllardır sosyal demokrat, demokratik sol diye bildiğimiz, sandığımız siyasetçiler(in) misyonerlik faaliyetleri artıyor diye insanları galeyana getiren demeçlerini" hatırlattı. "En medeni, en laik, en hoşgörülü diye bildiğimiz çevrelerde bile, İncil satan üç beş gence bakıp, "Din elden gidiyor' hezeyanlarını yayanların görüldüğünü" ifade etti. Neredeyse tamamını bu sütunlarda yayımlama arzusu veren bu yazının yanında, aynı gün Hürriyet gazetesi, olayların arka planını ele alış tarzıyla da alışılandan farklıydı.
Rahip Santoro, Hrant Dink ve Malatya cinayetleri Türkiye'de Türk-İslam sentezi fikrini kendisine kalkan yapan faşizan ideolojinin artan provokasyonlarına karşı demokratik bilincin artık uyanmasının, Türkiye halkının sürüklenmek istendiği milliyetçi paranoyaya karşı omuz omuza mücadele etmemezin acil gerekliliğini bize gösteriyor. Her şeyden önce elbirliğiyle medyada, üniversitede, okulda, günlük yaşamımızda komplo bezirganlarına itibar etmemekten başlamamız gerekmiyor mu?