Aşk ve rüya

H. Ertuğ Uçar'ın açtığı bir rüya falında (1) karısının rüyasına, onun 'gizli bahçesi'ne giren bir adamın hikâyesi anlatılıyordu. Hikâye sınırsız merakın, aşkın ya da kıskançlığın gerçekliğinde değil bilinçaltının karanlık sularında geziniyordu.
Haber: TUĞBA BENLİ ÖZENÇ / Arşivi

H. Ertuğ Uçar'ın açtığı bir rüya falında (1) karısının rüyasına, onun 'gizli bahçesi'ne giren bir adamın hikâyesi anlatılıyordu. Hikâye sınırsız merakın, aşkın ya da kıskançlığın gerçekliğinde değil bilinçaltının karanlık sularında geziniyordu. Çünkü metnin fantastiğe dayalı doğası/doğalı buydu. Rüyanın gereğiydi. Ama şu 'gizli bahçe'ye girmek fikri çok çekici değil miydi her zaman? Yıllar önce Orhan Pamuk'un, 'Kara Kitap' adlı romanında anlattığı onlarca hikâyede bu fikrin ve keşfin macerası yaşanmıyor muydu? Galip, sevgilisi ve kayıp karısı Rüya'yı ararken gizli bahçenin de peşine düşmemiş miydi? Roman öldüğünde (bittiğinde) bile yaşayan, hülyalı bir gölge gibi kalbimizde atan arayış...
Bir gece rüyamda sevgilimi, kocamı aradım. Kaybolduğunu biliyordum. Varlığı önümde sisler içinde yalnızca bir histi. Ne yüzünü ne de siluetini görebildim. Upuzun bir koridorda yürüyorduk ya da uçuyorduk. Sonra hissi kaybettim. Birdenbire karşıma çıkan duvarda tüm canlılığıyla bir tablo belirdi. Oradaydı. Eski, tahta bir şezlonga uzanmış, göğsünün üzerinde açılmış bir kitapla uyuyordu. Renkler belirgindi, her ayrıntı açıkça görülüyordu. Göğsündeki kitap kımıldadı, hareketlendi ve yavaşça büyüyerek tüm tabloyu kapladı. Sonra beni de içine aldı. Kitabı okuduğumu hatırlıyorum. Uyandığımda kocamın da aynı rüyayı görmesini ne kadar çok istediğimi, ona söylemek istedim. Onu ne kadar çok sevdiğimi de söylemek istedim.
Yazık ki işe gitmek için hazırlanıyordu, velhasıl unuttum. Rüyaların dili gündelik hayattaki dilde eğreti durur ve hatta yabancıdır. Öyle kalması, öylece anlatılması gerekir. Bunun için içimizdeki derinliğe bakmamız yeterlidir. Aşk da bu belirsiz yerden gelir bence. Bu yüzden aşk ve rüya aynı yerde yuvalanma ihtimalini taşırlar. Gerçekdışının gerçekle kavuşması için bulunan her yolda izlerine rastlanır. O izleri silen gündelik hayat korkularıdır. "Rüyalarının birbirine karıştığına inanmaktan hoşlananları" ('Kara Kitap', s. 151) görmezden gelir bu korkuların sahipleri. Rüyayı ya da aşkı tabirleriyle anlaşılır kılmak isterler. ...ne demektir?, ... ne kadar sürer?, ...biter mi? vs. vs.
Oysa bilmezler mi rüya ve aşk özgürlük alanıdır, denetimsizdir, dokunulmayacak olandır; kendimizi gördüğümüz, aradığımızı bulduğumuz... Sonu acı olsa da bazen, keşif hiç bitmez. Nereden geldiği, kimin söylediği belli olmayan çok çok eski bir söz gibi biliriz aslında bunları. Ama duymak istemeyiz. "Aşk", kadınla erkeği aynı kapta yoğuruncaya kadar gerçek şu ki kadınların kulakları daha deliktir. Latife Tekin çoktan anlamış da anlatmış şu cümleleriyle: "Dünyanın işi, kadınlara ve aşka kaldı, biz erkeklerle aşk varsa, sonsuz biçimde eşitleniyoruz, aşk erkeği erkek olmaktan, kadını kadın olmaktan çıkarıp uçurur, kadınlar biliyor bunu, o yüzden aşk peşindeler zaten, aşk hiçkimse olmadığımız zamanların soluğu... (2)" İşte ben de bu soluğu yüklendim ciğerlerime, kalbime, beynime, ruhuma... Aşkın peşindeyim. Tüm kadınlar gibi.
Şimdi, ölümlerin ülkesinde acıyı içinde tüm ağırlığıyla hisseden biri olarak affınıza sığınıyorum, aşk için izin istiyorum. Sevgilime, kocama, o sabah unuttuğumu söylemek, aşkımı ilan etmek istiyorum. Rüyamda aşkımı gördüğüm için. Ama aşk rüya olmadığı için. Aşkın peşinde olduğum kadar onun içinde olduğu rüyaların da peşinde olmak istediğim için.
1. 'Rüya Arızaları', H. Ertuğ Uçar Alef yayıncılık
2. Latife Tekin ile Muinar üzerine bir söyleşi, medyatava.net