Aslında ''kral'' yok

Kassel'de beş yılda bir çağdaş sanat sergisi, Münster'de 10 yılda bir çağdaş heykel sergisi açılıyor. Beş yıl önce yazsaydım, "kral çıplak" diyecektim.
Haber: NOYAN TURUNÇ / Arşivi

Kassel'de beş yılda bir çağdaş sanat sergisi, Münster'de 10 yılda bir çağdaş heykel sergisi açılıyor. Beş yıl önce yazsaydım, "kral çıplak" diyecektim. Beş sene sonra baktım, aslında kral yok. Sanat dışı bir sistemin kurulduğu ve bunun sanatmış gibi sunulduğu fikrindeyim. Bu sistemin oyuncuları; şibih-sanatçılar (sanatçı benzeri), küratörler, eleştirmenler, galeriler/sergiler ve medya. Önce, şibih-sanatçının kendisini "sanatçı" ilan etmesi ve sistemin içinde bulunması gerekli. İlan ve sistemin içine girmekle, örneğin, şibih-sanatçının masaya koyduğu bardak "sanat" olurken, bir başkasının bardağı "bardak" vasfını korumaya devam eder. Şibih-sanatçının ayarı olmayan yaptığını kuratör paketliyor. Eleştirmen yaptığında boncuk buluyor. Galeri/sergiler takdim ediyor. Medya da allandırıp pullandırıyor. Medyanın, bu sistem dahil, geneldeki rolü için, "tüketilen aslında tüketicidir" diyen Richard Serra'nın 1973 tarihli Television Delivers People adlı işini hatırlamak uygun düşebilir.
* * *
Frankfurt'ta Modern Sanat Müzesi'nde girdiğim bomboş salondaki görevlilere, "buradaki sanat salonun boş olması mıdır?" diye sorar sormaz, görevliler "this is contemporary art/bu çağdaş sanattır" diye şarkı söyleyerek etrafımda dönerek dans etmeye başladılar.
* * *
New York'ta 13-18 Ağustos tarihleri arasında, eleştirmenlerin tavsiye ettikleri başta olmak üzere, birçok galeri gezdim. Doğru dürüst bir tek iş görmedim. Hele iki galeride, bembeyaz boyanmış iki tuval asılmış olması, badanalamanın hâlâ çağdaş sanat olmaya devam etmesinin işaretiydi herhalde. Bir bembeyaz tuval de Franfurt'ta görmüştüm. Düşünün, üç resim aldınız ve duvarınıza astınız. Üçü de bembeyaz. Ancak, boyayanları ve isimleri farklı. Art adlı oyunun yazarı, Yasmina Reza'nın kulakları çınlasın. 10 yıldan fazla oldu. Ancak, şibihler hâlâ aynı yerdeler.
* * *
New York'ta Metropolitan'daki Frank Stella heykelleri, Museum of Modern Art'taki Richard Serra'nın 40. yılı nedeniyle açılmış retrospektif sergisi ile, Dan Perjovschi'nin (Romanya), zekâ dolu karikatürleri "oh be!" dedirtti. Müzelerin dışında, bana göre, New York'ta sanat sokaktaydı. Matthew Courtney, Patrick-Earl Barnes, Daniel Dens, Douglas Groupp ve Miriam Keneko West zikredilebilir.
* * *
Kassel'de Documenta'yı (23 Eylül'e kadar devam ediyor) düzenleyenleri kutlamak gerekli. Bir panayır bu kadar mı başarılı pazarlanabilir. Oteller, lokantalar, kahveler dolu.
Hata ve unutma müstesna, dört istisna hariç, ne sanat gördüm, ne çağdaş sanat. "Parça bez" olarak tanımlanan bez parçalarını bir panoya asmanın, makina halısı parçalarını üst üste koyup sergilemenin, bir kilimi yaymanın, saçtan yapılmış havalandırma borularının zemine koyulmasının, yıkanmış çamaşırların yere yayılmasının ve dahi diğerlerinin neden sanat olduğunu anlamadım.
Bir başka örneği ise ben göremedim, bizim basından öğrendim: "Çinli sanatçı Ai WeiWei'nin Documenta'da sergileyeceği son performansı 'Fairytale' kapsamında, [...] 1001 Çinli, Kassel sokaklarında 'zaman geçirecek'. [Çalışmanın] yaklaşık 4,1 milyon dolara mal olacağı belirtiliyor. Bu bütçe, 'Documenta'yı izlemeleri ve sadece ortalıkta istedikleri gibi dolaşmaları için Kassel'e davet edilen 1001 kişinin yol ve konaklama masraflarını içeriyor. " Neden 1001 kişinin etrafta salınması sanat olsun.
İki küratörün görüşleri dahil (isimlerini kasten yazmıyorum), Documenta kataloğunu, magazinleri ve diğer belgeleri okudum. Yapılan atıflar, alıntılar, göndermeler, getirmeler vb. kanaatımı muhafaza etmeme yardımcı oldu. Evet, Documenta diye bir sergi var, var olmasına ancak, çağdaş sanat sergisi değil.
Kuratörler deniyorlar herhalde. Eh, Finanzgruppe, Deutsche Post vb. gibi mali destekleyicileriniz, Arte, Deutsche Welle, HR2 Kultur gibi medya desteğiniz olunca denemekte sakınca yok. İster yürütür, ister yatırırsınız: Ben yatanlar gördüm ancak, sanat mıydılar bilmiyorum. Sormadım, cevap belliydi: "This is contemporary art".
İşaret ettiğim dört istisna, Leòn Ferrari (Arjantin), Iole De Freitas (Brezilya), Zheng Guogu (Çin) ve Zofia Kulik (Polonya). Düzenleyenler de farkındaydılar herhalde. Örneğin, Zofia Kulik'in The Splendour of Myself II adlı işini Schloss Wilhelmshöhe'de Rembrandt'ların arasında sergilemişledi. Bundan mülhem, eğer Zofia Kulik'in siyah beyaz fotograflardan oluşan bu eseri van Dyck'ın 1620 civarındaki siyahlı portreleri ile birlikte sergilenebilse daha da etkileyici olacaktır.
* * *
Münster'de de "skulptur projekte münster 2007"yi (30 Eylül'e kadar açık) düzenleyenleri kutlamak gerekli. Dünyanın her yanından gezeni var: Avusturalya, İsrail, Japonlar vs.
Münster'de de, ne sanat gördüm, ne çağdaş sanat. 33 iş vardı. Ancak, telleri kırılmış, çöp haline gelmiş şemsiyelerin altına oyuncak bebekler yerleştirip bir meydana koyulmasının (karşıdaki lokantanın önündeki şemsiyeler lokantacı yerleştirdiğinden- sanat sayılmıyor, zira şibih-sanatçı değil ve sisteme katılmamış), çimenin ortasında patika açıp bu patikanın sizi nereye götüreceğini bilmeden avare yürüyün demenin, gölün suyunu bir su tankı ile çekip içine kimyasal ekleyip tekrar göle püskürtmenin, gölün etrafında çalı dikip arasını açık tutarak oradan gölün görülmesini temin etmenin, bir pastanenin vitrinine kamyon şeklinde badem ezmesi yerleştirmenin (vitrindeki diğer şekilde yapılmış badem ezmeleri, pastane imalatı olduğundan "sanat" olarak tanımlanmamıştı), demokratik kavramsal sanatın temsilcisi olduğu belirtilen bir şibih-sanatçının bir meydandaki fayanslarını değiştirip kokudan arındırdığı iki umumi helanın ve dahi diğerlerinin neden sanat olduğunu anlamadım. Sormadım da, öğrenmiştim o vakte kadar: "This is contemporary art".
Sergi kataloğunda yazıyor: Münster'deki gölün civarındaki 15 bin inek, 85 bin domuz besleniyormuş. Arkalarında, Sparkasse Münsterland Ost, T-Mobile, WestLB, Deutsche Bank, Finanzgruppe, Deutsche Post vb. gibi kuruluşların mali destekleri olan üç kuratör (isimlerini kasten yazmıyorum), ola ki, et ve süt ile beslenen Münsterlilere, ağız tadı olarak sanat diye tanımladıkları "badem ezmeleri"ni ve bu beslenmeden sonra, def-i hacette bulunmaları için de iki "sanat eseri!" umumi helayı sunuyorlardı.
İçimden geçmedi değil ancak, ağzımdan "ayıptır beyler" sözleri çıkmadı. Zira, duysalar etrafımda dönerek dans etmeye başlayacaklardı: "This is contemporary art".