Atatürkçü Düşünce'nin gerçeklik kaybı

Atatürkçü Düşünce'nin gerçeklik kaybı
Atatürkçü Düşünce'nin gerçeklik kaybı

ADD Başkanı Tansel Çölaşan.

İyi okumuş, laikçi çevre, "iktisadi durum bu kadar kötü iken, halk nasıl olur da AKP'ye oy verir?" sorusuna yanıt arıyor
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

Katılımın çok yüksek olduğu bir seçimde, AKP ’nin geçerli oyların yarısını kazanması, buna karşılık CHP’nin oyların yüzde 26’sını alabilmesi, iyi okumuş, hali vakti yerinde olan ve kendilerini esas olarak Atatürkçü olarak tanımlayan çevrelerde, bir kez daha, “bu halk adam olmaz” hissi patlaması yarattı. Bu hissiyatı dile getirenlerin seçim sonuçları değerlendirme yazılarına ve daha anlamlısı, internet ortamı sohbetlerine yansıyan görüşlere toplu olarak bakınca, bu kesimin daha uzun yıllar neden siyasette kaybetmeye mahkum olduğunu anlıyoruz. 

Erdem yoksunu
Bu tepkilerin önemli bir bölümü, AKP’ye oy verenleri aşağılayan, onları koyun sürüsüne benzeten ya da üç kuruşluk çıkar için oyunu satan erdem yoksunu güruh olarak görenlerden oluşuyor. AKP’ye oy verenlerin önemli bir kısmının tam da bu tavra, bu bakışa tepki duyarak oy verdiğini dikkate alınca, birbirinden beslenen ilginç bir sarmal çıkıyor ortaya.
Bekir Coşkun’un “Koyunları Sayacaksın!” başlıklı yazısı (Cumhuriyet, 14.6.2011), AKP karşıtı laikçi Türklerin, bir tür düşkün aristokrat ruh halini yansıtıyor. AKP yönetiminde, 2007’den beri hukuktan ekonomiye, çağdaşlıktan insan gibi yaşama koşullarına kadar hiçbir konuda düzelme olmadığını iddia eden Coşkun, bu durumda AKP’nin oylarını artırmasını anlatmanın mümkün olmadığını söylüyor. Bu durum karşısında kendi gibi uykusu kaçanlara, “koyunları saymasını” tavsiye ediyor. Sayılacak koyun bol, uyku nasılsa gelir...
Aynı tespitten hareketle, bunun mümkün olduğunu düşünenler ise, Aziz Nesin’in “Türk milletinin yüzde 60’ı aptaldır” iddiasına yeniden sarılıyorlar. Bunu dile getirenler neden kendilerini otomatik olarak yüzde 40 azınlık içinde sayıyorlar, bilmiyoruz. Ama bu kesimin seçim öncesi tahminlerine ve seçim sonrası değerlendirmelerine bakınca, insan sanki Aziz Nesin’in kast ettiğinin tam da bu kesimde yoğunlaştığı izlenimine kapılıyor. Aptallık okumayla ve zenginlikle giderilen bir durum değildir.
Bu iyi okumuş, laikçi çevre, “iktisadi durum bu kadar kötü iken, halk nasıl olur da AKP’ye oy verir?” sorusuna yanıt arıyor. Yanlış kurulmuş bir soruya doğru yanıt vermek kolay değil. Dolayısıyla, ortaya çıkan yanıtlar da, bu çevrenin olayları algılama kapasitesini nasıl yitirdiğini sergilemekten başka bir anlam taşımıyor. Buna en anlamlı örneklerden biri Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı Tansel Çölaşan. ADD Konya şubesinde konuşan Çölaşan -kendisi yüksek yargıda yıllarca hizmet vermiş bir hukukçudur-, “TÜİK tarafından işsizliğin açıklandığını, Türkiye ’de TÜİK verilerine göre bu rakamın 15 milyon olduğunun belirtildiğini” iddia edip “işsizliğin 2002 yılında 9 milyon olduğunu” anımsatmış. Eğer haberi yapan gazeteci duyduklarını yanlış işitmemişse, bu kadar cehalet ancak okumayla elde edilir özlü sözünün herhalde en geçerli olduğu örneklerden birinin karşısındayız demektir. Çölaşan, Türkiye’de çalışan nüfusun 24 milyon civarında olduğunu biliyor mudur? Bu durumda, söylediği verilere göre Türkiye’de işsizlik oranı yüzde 60 demektir! ADD Başkanı, bu oranda işsizliğin var olduğu bir ekonominin ve o ülkenin ne demek olduğunu bilmiyor olmalı ki, etrafında gördüğü Türkiye toplumu halinin böyle bir şey olduğunu iddia edebiliyor. Çalışmayanlarla iş arayıp da bulamayanları mı karıştırıyor, bilmiyoruz. Devam ediyor Çölaşan: “Türkiye’de toplum başına getirilenlerin bilincinde değil. Aç bırakılmış, farkında değil!” İnsanların aç olmalarına rağmen açlıklarını fark etmedikleri ve bu nedenle koyun gibi AKP’ye oy verdikleri inancıyla yapılan bu değerlendirme, bugün Atatürkçü Düşünce’nin ulaştığı dip noktasını gösteriyor.
Bu çevrenin ekonomi konusundaki değerlendirmeleri de genellikle benzer diplerde geziyor. İşine gelince dış borcun sadece mutlak miktarını veren ve anlamlı verinin dış borcun GSYİH’e oranı olduğunu söylemeyen, Merkez Bankası rezervlerindeki artışın ABD’ye daha fazla faiz ödemek anlamına geldiğini iddia eden, enflasyondaki azalmaya inanmayan, büyümenin sahte olduğunu düşünen değerlendirmeler bunlar. Kendileri gerçekten bu söylediklerine inanmıyorlardır, halka gaz vermek için bunları söylüyorlardır zannediyorsunuz ama biraz daha deşince durumun gerçekten vahim olduğunu görüyorsunuz. Söylediklerine gerçekten inanıyorlar! 

Algı sorunu
Seçim öncesi tahminlerde gönüllerinden geçeni gerçekmiş gibi algılamaları bu kesimde bir gerçeklik algısı sorunu olduğunu yıllardır gösteriyordu. 2007 Nisan’ında “Yeşil bayraklarıyla geliyorlar” diye haykıranların bir kısmı buna gerçekten inanıyordu. 2011 seçimleri öncesinde CHP’nin birinci parti olacağına inananlar gibi. Bu gerçeklik algısı bozukluğu, gerçekliğin reddi olarak ortaya çıkıyor.
Bu gerçeklik reddinin bir başka sonucu, bu sefer tam tersi bir uca savrulup halkın AKP’ye oy verme nedeninin ekonomiyle hiç ilgisi olmadığını iddia etmek. Ekonomik durum nesnel olarak kötü ama “işçiler ve köylüler mutlu, küçük burjuvalar mutsuz, o zaman iktidara oy verenlerin nedeni ekonomik değil” demek. Buna bir fırça darbesi daha ilave edip Türkiye’de “seçimlerin her zaman sömürge tipi demokrasinin gariplikleri içinde geçtiğini” söyleyenler de mevcut.
Bu örnekleri çeşitlendirmek mümkün. Türkiye’de sömürü, eşitsizlik, ezilme, baskı ve dışlanmanın somut yaşamda karşılaştığımız olgular olduğunu görmenin, bunu söylemenin, bunlarla mücadele etmenin yolu, gerçeklik algısını yitirmeyi, somut durumun somut analizini yapma yetisini kaybetmeyi mi gerektiriyor? AKP’nin iktisadi planda kalkınmacı bir liberal partinin hedefleyebileceği hedefleri az veya çok yakalamış olduğunu kabul etmek, bu partinin temsil ettiği toplum anlayışı, iktisadi büyüme tarzı, muhafazakâr değerleri, milliyetçi vurgularıyla mücadele etmeyi bir kenara bırakmak anlamına gelmiyor. Ama kendilerini “aptal olmayan Türkler” safında görenler, aç olan insanların açlıklarını, yoksulların yoksulluklarını, ezilenlerin ezilmişliklerini, sömürülenlerin sömürüldüklerini bilmediğine, fark etmediğine inanıyorlar. Çünkü onlar “biliyorlar”. Gerçekliği reddederek oluşan bu bilgiye ise halk itibar etmiyor. Kim aptal değil dersiniz?