Atlas'la yolculuk

Nisan 1993. Dışarıda üşüten bir aydınlık. Hürriyet'in medya kulelerinin beşinci katında, belirsiz bir endişenin eşlik ettiği tuhaf bir heyecan salınıyor.
Haber: KEMAL TAYFUR / Arşivi

Nisan 1993. Dışarıda üşüten bir aydınlık. Hürriyet'in medya kulelerinin beşinci katında, belirsiz bir endişenin eşlik ettiği tuhaf bir heyecan salınıyor. Birkaç kişi bir dergiye bakıyor, mavi kapaklı bir dergiye. Bir el uzanıyor. Derginin kapağı aralanıyor.
Kafkasya'nın bahar havası doluyor içeriye. Çerkesler, Kaf Dağının öykülerini mırıldanarak geçiyor. Sonra şenlik halinde bir Venedik çıkageliyor. Nil Nehri masaların arasından akıyor. Akdeniz, dünyanın en güzel mavisini bahşediyor ortalığa. Bir mağaranın serin duvarlarına yaslanıyor biri, bir diğeri karlı doruklara tırmanıyor. Kaçkarların dumanı bir bulut gibi asılıyor tavana. Uzaklardan Patagonya gülümsüyor. Bilmenin, tanımanın, merak etmenin, insanlığa karışmanın, dünyayla tanışmanın, serüven ruhunun, keşif duygusunun, kendini arayışın sonsuz yolculuğu başlıyor o gün... Birkaç gün sonra. Yalnız çıkılan bu yolculuğun, yalnızlığa açılmadığı anlaşılıyor. Onbinlerce insan yola çıkıyor, bu yolculuğa katılıyor. Dergi tükeniyor. İkinci baskı... Yine tükeniyor. Üçüncü, dördüncü ve beşinci baskı birbirini izliyor. 14 yıl geçiyor. Coğrafyanın bir belleğe, doğanın bir dosta kavuştuğu; kültürlerin, toplulukların, toplumların sıcacık renklerinin yansıdığı; arkeolojinin ve tarihin, mimarinin ve bilimin geniş kitlelerle buluştuğu uzun 14 yıl. Mavi kapaklı Atlas, 15. yılına merhaba diyor. Keşfetmek için bakanların, dünyaya yabancı kalmak istemeyenlerin büyük yolculuğu devam ediyor.
İlklerin dergisidir Atlas. Türkiye'nin ilk coğrafya, ilk gezi, ilk doğa, ilk macera, ilk keşif dergisidir. Dünyanın kutuplarına, Antarktika ve Kuzey Kutbu'na ilk ayak basan Türk dergisidir. Endenozya'nın, Solomon Adaları'nın sualtı derinliklerine Türkiye'den ilk kez Atlas'ın kameraları girdi. Patagonya, Galapagos, Kamçatka, Macellan Boğazı gibi yeryüzünün en ücra ve en ulaşılmaz noktalarına Türkiye'den ilk Atlas'ın mavi bayrağı ulaştı. Dünyanın zirvelerini Atlas'ın dağcıları zorladı.
Atlas, öncelikle Türkiye coğrafyasının belleği oldu. Denizler, dağlar, nehirler, göller, sulak alanlar, deltalar; oralarda yaşayan kurtlar kuşlar, börtü böcek; bu ortamlarda neşvünema bulan nebatat ilk kez tanıdık bir bakışa kavuştu. Doğal çevresine yabancılaşmış insan, hayatımızdan sürgün edilen güzellikle Atlas'ın sayfalarında buluştu. Atlas, Türkiye'yi tanıdıkça, Türkiye de kendi doğasını tanıdı. Sanayileşme, modernleşme, ilerleme, kentleşme denen çılgınlığın dayanılmaz saldırısı altında ezilen, giderek sessiz bir yokoluşa sürüklenen bu doğa, ilk kez Atlas'la bir savunma kalkanına kavuştu. Evet, ilk kez. Gediz Deltası'nın, Tuz Gölü'nün, Fırat ve Dicle vadilerinin, Örümcek Ormanları'nın, Manyas Kuş Cenneti'nin ve daha pek çok eşsiz doğal alanın çığlığı ilk kez yankı buldu. Türkiye'nin iyi insanları, güzel çocukları ortak bir zenginlikleri olduğunu keşfettiler, bu zenginlik olmaksızın yaşamanın imkansızlığını kavradılar.
Kültürlere saygı
Atlas'ın doğaya duyduğu saygı, hiç kuşkusuz, kültür dünyası için de geçerliydi. Hiçbir şeyi yadsımadı Atlas, hiçbir kültürü ya da halkı yok saymadı. İnsanlar ve kültürler arasında yapay olarak oluşturulan ırkçı hiyerarşiyi daima reddetti. Afrika'da Kalahari Çölü'nde bambaşka bir hayat sürdüren Kungların kültürüyle, Kanada'da ya da Avustralya'da hüküm süren modern kültürler arasında bir ast üst ilişkisi kurulamayacağına inandı. Bugün insanlığın dağarcığında ne varsa, hepsinde uzak yakın bütün kültürlerin payı olduğunu savundu ve sayfalarında ulaşabildiği her kültüre yer verdi. Örneğin Atlas'ın eski dünyanın harika çocukları Kızılderililerle ilgili yayımladığı araştırmalar, onlarsız bir dünyanın nasıl renksiz ve kuru olduğunu gözler önüne serdi.
İşte Anadolu! Burası kültürlerin tarih boyunca karşılaşıp kucaklaştığı en önemli kavşaktı. Atlas, Anadolu'nun binlerce yıl öncesine uzanan bu çok renkliliğinin, ne yazık ki son anlarına tanık oldu. Gene de iç içe ve yan yana yaşayan dilleri, dinleri, mezhepleriyle, zanaatlar ve sanatlarıyla, inançlar ve ibadetleriyle, değerler ve kanaatlarıyla Anadolu'nun renkleri Atlas'ın sayfalarında buluşuyor. Şehirler, kasabalar, köyler her ay Atlas'a sırlarını fısıldıyor. Kıpır kıpır bir halk, özlemlerini, rüyalarını, hüznünü ve coşkusunu paylaşıyor.
Arkeoloji, mimari ve tarih alanlarında da öyle. Türkiye, en büyük değerini, arkeolojik zenginliğini her ay Atlas'ta keşfediyor. Öylesine büyük bir zenginlik ki bu, aylar yetmiyor, arkeologlar keşiflerini ve bulgularını yılda bir kez yayımlanan Arkeoatlas'la dünyaya duyuruyor. Sümerlerden Osmanlı'ya en parlak uygarlıkların şaheserleri, binlerce ya da yüzlerce yıllık uykularından uyanıyor ve Atlas'ın sayfalarından göz kırpıyor. Atlas, Çatalhöyük'ten Hattuşa'ya, Nemrut'tan Karatepe'ye, Efes'ten Zeugma'ya, Hasankeyf'ten Alionai'ye, Divriği Ulu Cami'den Sinan'ın camilerine, köprülerine, kemerlerine bütün bu değerleri tanıtmakla kalmıyor, onların üzerine titriyor, gözü gibi sakınıyor. Kentleşmeye ya da barajlara kurban verilen, üzerinden yol geçirilen, yağmacıların, definecilerin elinde çarçur edilen insanlık mirasına sahip çıkıyor ve suçluların sicilini tutuyor.
Atlas şimdi 15 yaşında. İnsanın hayatla ve doğayla bağını yeniden kuran, duygu ve bilgi dünyasını zenginleştiren bir çokkültürlülük ocağı olarak yolculuğuna devam ediyor. Doğanın gelişme uğruna değil, gelişmenin doğa uğruna olacağı yeni bir anlayış tarzını tahayyül eden, "doğadaki makul yerini arayan", kendi kendini anlamak ve dünyaya katılmak isteyen okuyucularıyla birlikte...
KEMAL TAYFUR: Atlas editörü