Avrupa Birliği sürecinde Kemalizm

Kemalizmin hegemonya kapasitesi ya da toplumsal rızayı örgütleme gücü, zaman içinde dalgalandı, ancak Türkiye'nin siyasal tarihindeki merkezi yerini iyi kötü korumayı başardı -kuşkusuz Kemalizmin bu başarısının altında...
Haber: YUNUS SÖZEN / Arşivi

Kemalizmin hegemonya kapasitesi ya da toplumsal rızayı örgütleme gücü, zaman içinde dalgalandı, ancak Türkiye'nin siyasal tarihindeki merkezi yerini iyi kötü korumayı başardı -kuşkusuz Kemalizmin bu başarısının altında 'bu ülke nasıl kurtulur' sorusuna yanıt bulmasının getirdiği meşruiyet ve ekonomi, dış siyaset gibi alanlarda doktriner olmamasının sağladığı esneklik yatıyor. Ancak, bütün esnekliğine ve cazibesine rağmen, son yıllarda temel ilkelerinin içeriğinin tarihsel değişiminden dolayı iç çelişkileri çözülemeyecek noktaya vardı. Bu tarihsel değişim, 1990'ların ilk yıllarında başlayan ve AB süreciyle keskinleşen Kemalizmin anladığı anlamda 'medeniyetin' siyasal düzlemde liberal demokrasi olarak yeniden tanımlanması sürecidir. Bu sürecin neden Kemalizmi böyle bir çıkmaza soktuğunu anlamamız için, demokrasi ve Kemalizm ilişkisini tarihsel/dinamik olarak inceleyen bir çerçeveye ihtiyacımız var. Böyle bir çerçeve, Türkiye siyasetiyle ilgili birbiriyle bağlantılı iki gözleme de ışık tutacaktır: 1) Siyasal aktörlerin asıl aidiyetlerinin milliyetçi/devletçi ve liberal/Batıcı ekseninde yer almaya başlaması ve her iki uçtaki aktörler tarafından da Kemalizmin ancak şeklen ve retorik düzeyinde benimsenmesi -eğer halihazırda tamemen terk edilmediyse, 2) Kemalist aidiyetini her şeye rağmen korumaya çalışan aktörlerde görülen bir yandan 'devletin bekası'na ters düştüğü düşünüldüğü için liberalleşme/coğulculuğa ve bunu dayatan AB'ye tepki, öbür yandan Avrupa sevdasından vazgeçememe hali.
Kemalizmin somut bir siyasal rejim teorisi yoktur ve Atatürk'ün 'Nutuk' ve diğer demeçlerinden liberal-demokratik bir toplum özlemi içinde olduğunu iddia etmek yorumlama mesleğinin (sosyal çalışmalar) sınırlarını zorlamak olur. Ancak Kemalist kadrolar Türkiye'de demokratik deneyi başlattı ve Kemalizm demokratik rejimle birlikte varlığını sürdürdü. Bu çelişkili görünen durumu tutarlı bir şekilde açıklayabilmemiz için önce Kemalizmin temel ilkeleri ile demokrasi arasındaki ilişkiyi kuramsal seviyede aydınlatmamız, daha sonra da, tarihsel/siyasal koşulların bu ilişkinin eksenlerini nasıl anlamlandırdığını göstermemiz gerekiyor.
Levent Köker'in belirttigi gibi Kemalizm liberal demokrasi ile teorik düzlemde gergin bir ilişki içerisindedir. Köker'in önerisini kabaca özetlemek gerekirse, bir yandan Kemalizmin medeniyetçilik (medeniyetten kasıt kuşkusuz Batı medeniyetidir) üst-ilkesi Türkiye'nin kalkınma sürecinde Batıyı referans almasının (ve Batıya ait olmasının) zorunluluğuna işaret eder, öte yandan, devletçilik ve halkçılık ilkelerinin çeşitli öğeleri çoğulculuğu, sınıf ve kimlik bazında örgütlenmeyi, özel menfaati, toplumsal ihtilafı devletin bekasına aykırı bulur ve dışlar (Köker, 2001). Bu kuramsal konum, Kemalistlerin fiili siyasal rejim tercihi açısından bize ne söylüyor? Bu soruya tarihsel bağlamın demokrasi ve medeniyet kavramlarına verdiği anlamdan bağımsız olarak yanıt veremeyiz.
Değişen medeniyet kavrayışı
Kemalizmin medeniyet kavrayışı Batının değişmesiyle beraber değişti. Tek parti yönetimi süresince (1923-46), Batı dünyası siyasal rejim düzleminde çesitlilik gösterir: Bu dönemde otoriter rejimler (faşist, sosyalist vb.) en az liberal demokrasi kadar Batıya aittir. Bu durum, Kemalizmin Batıya aidiyet amacının otoriter (tek parti) bir sistemle ihlal edilmeyebileceğini gösterir. Ancak, ll. Dünya Savaşı'ndan sonra, Batı Avrupa'da demokratik rejimin zaferiyle, Batılı olma iddiası artık tek parti otoriterliğiyle mümkün gözükmemeye başladı. Bu durum medeniyetçi Kemalizmin semboller dünyasının demokrasiyi içerecek şekilde yeniden yorumlanmasını zorunlu kıldı. Ancak içerilen demokrasinin biçimi, Kemalizmin diğer ilkelerinin dayatmasıyla yarışmacı/seçimsel demokrasi oldu. (Özgür ve adil seçimler ötesinde birey/grup haklarını meşrulaştıran prosedürel ve normatif kurallar içermeyen)
Bu durum soğuk savaş döneminde Kemalistler için yeterli derecede medeniyete aidiyet etkisi yapmış görünüyor. Esasında, seçimsel demokrasinin, 'demokrasi' olmak için yeterli olduğu inancı Kemalizme özgü değildir. Dönemin birçok siyasal bilimcisi/aktörü de dünyanın büyük çoğunluğunun otoriter rejimlerle yönetildiği bir dönemde, düzenli seçimleri demokrasi olmak için yeterli saydı. Bir başka deyişle, coğulculuğu dışlayan seçimsel demokrasi düşüncesinin medeniyetçiliği ihlal etmediği inancı Kemalistlerin kendini aldatmasından ibaret değildir.
Ancak demokrasi fikrini Kemalist ilkelere iyi kötü uydururak elde edilmiş gergin beraberlik, günümüz dünyasında yürümeyecek gibi görünüyor çünkü Türkiye için siyasal rejim anlamında medeniyete ait olmanın gereklilikleri (ya da Kemalist bir bakış açısıyla bedeli) tekrar dönüşüme uğradı. Bunun iki nedeni var: Birincisi, küresel üçüncü dalga demokratikleşme, çok partili seçimleri kurumsallaştırmayı demokrasi olmak için yetersiz kıldı. Bir başka deyişle, Türkiye bir anda ampirik skalada nispeten demokratik bir ülkeden, hibrid (hem demokratik hem otoriter ögeler barındıran) bir ülke durumuna geriledi. Dolaysız olarak ise AB, eskinin daha soyut medeniyet (Batı) anlayışını homojenleştirerek, medeniyet kavramı için referans noktasını somutlaştırdı. Aynı zamanda, AB'nin ekonomik bir modelden siyasal bir modele doğru geçişi ve üyelik kriterlerinin siyasallaşması, Türkiye'nin bu birliğin parçası olması için liberal çoğulcu demokrasiyi benimsemesini gerektirdi.
Kemalizmin ikilemi
İşte tam da burada Kemalizmin temel ikilemi ortaya çıkıyor. AB'nin dayattığı çoğulculuk (liberalleşme), Kemalizmin olmazsa olmazı olan kendine özgün devletin/milletin bekası anlayışına ters düşerken, AB, Kemalizmin yakalayıp aşmaya çalıştığı muasır medeniyet seviyesinin tam da kendisini temsil ediyor. Bu demektir ki, artık Kemalizmin temeli olan Batıyla içiçe ancak devletinin ve milletinin gruplara ayrılmadığı yekpare bir Türkiye imkansızlaştı.
Bu noktada yazının başında yaptığım iki gözleme dönmekte fayda var çünkü Kemalizmin bu açmazı günümüz Türkiye'sindeki siyasal kutuplaşmanın ana eksenlerini oluşturuyor. Bir taraftan, MHP, İP çizgisi ve CHP'nin de kısmen yer almaya başladığı grup milliyetçi/devletçi bir çizgiyi vurguluyor ve etnik gruplaşmalardan, toprak taleplerinden ve Türkiye'yi içten fethetmelerden dem vurarak Avrupa karşıtlığına dönüyor. Yani Kemalizmin yol gösteren üst-ilkesi medeniyetçilikten vazgeçiyor. Öbür taraftan da liberal/Batıcı grup, Türkiye'deki bireysel, kolektif, etnik (kısmen de dinsel) özgürlüklerin kısıtlılığının temel sorun olduğunu vurgulayarak Avrupacı bir konum alıyor. Yani Kemalizmin devletçilik, halkçılık, milliyetçiliğinde vücut bulan milletin yekpareliği ve onun çıkarlarını devletin temsil ettiği kuramını dışlıyor. Peki, Kemalizmin bu iki olmazsa olmazından da vazgeçmek istemeyenlerin durumu ne? Kanımca onlar ideoloji/kimlik bunalımı yaşıyorlar. Dünyaya baktıkları gözlüğün çizdiği çerçeve bir yandan çoğulculuğu dışlıyor ve liberalizmin birçok etkisini tehlike olarak görüyor, öbür yandan bu tehlikeleri gereklilik yapan dünyaya ait olma mecburiyeti yaratıyor.

YUNUS SÖZEN: New York Üni., doktora