Avrupa'nın korkuları

'Avrupa'yı kurmaya bugün girişecek olsam, buna kültürle başlardım' diyen Jean Monnet'nin ve benzeri düşünürlerin fikirlerinden gittikçe uzaklaşan Avrupa'nın yaşadığı korkular, AB'nin oluşmasına yol açan tarihsel sürecin sonuçlarıyla...
Haber: ORHAN MİROĞLU / Arşivi

'Avrupa'yı kurmaya bugün girişecek olsam, buna kültürle başlardım' diyen Jean Monnet'nin ve benzeri düşünürlerin fikirlerinden gittikçe uzaklaşan Avrupa'nın yaşadığı korkular, AB'nin oluşmasına yol açan tarihsel sürecin sonuçlarıyla ilişkili şüpheleri ve tartışmaları çoğaltmakla kalmıyor, aynı zamanda Birliğin kapısında üyelik için bekleyen ülkelerin endişelerini de artırıyor.
Çünkü, aslına bakılırsa, Avrupalılık fikrinin oluşum süreci ya da bir başka deyişle Avrupalılık ruhu, Avrupa'nın ne haritalardaki konumuyla ilgilidir ne de coğrafi sınırlara bağlı olarak oluşmuş bir şeydir. Bu fikir, başlangıçta yeryüzünün hemen hemen bütün uygarlıklarından besleniyordu ve temelinde, her şeyden önce ötekine açılım ve başka kültürleri keşfetmeye dair bir merak vardı. Dolayısıyla Avrupa demokrasisi dediğimiz şey, bugün, sadece kıtada yaşayan herhangi bir ulusun ölçüleriyle ve değerleriyle değil, farklılıkların birarada yaşadığı bir toprak ya da bir coğrafya kapsamında gelişiyordu. Ve tabii ki, bu manada AB'nin genişlemesi, akil insanların hazırladığı ve hükümetlerin uygulamaya soktuğu bir projeden öte, daima tarihsel bir zorunluluk ve gereklilikler sonucu oldu.
Oysa, Fransa'da cumhurbaşkanı seçilen Sarkozy'nin seçim süreci boyunca, Fransız seçmeni etkilemek ve seçimi kazanmak için kullandığı argümanların, demokratik Avrupa bilincine ait yeni sınırlar çizme ve önerme çabasının, hiçbir zaman bir sınıra ya da bir coğrafyaya sığmamış ve hep yeni düşüncelerle ve farklı kültürlerle beslenip yüzyıllara yayılmış bir tarihi sürecin Avrupa'da çoktan unutulduğunu ve bu unutkanlığın, Fransa'daki seçim sonuçlarının da gösterdiği gibi halk tarafından da ne yazık ki onaylandığını gösteriyor.
Sarkozy, Fransızlara, seçim kampanyası boyunca Türkiye'nin AB üyeliğini hatırlattı. Daha doğrusu bunun kabul edilemeyeceğini, böyle bir şeyi Fransız çocuklarına anlatmanın imkansız olduğunu savundu. AB'nin genişleyip Asya'nın sınırlarına dayanması, yani İran'a, Suriye'ye ve Irak'a komşu bir Avrupa, Sarkozy'ye göre kendini, kendi çocuklarına bile anlatamaz ve onları ikna edemezdi. Fransa'nın yeni cumhurbaşkanı, halkının korkularını büyütmek ve bu korkuları oya tahvil etmek için başka uluslara yasaklanmış bir Avrupa fikrini savunmak ve bu ülkede yaşayan farklı uluslardan ve kültürlerden Fransız yurttaşlarına düşmanlığı ve nefreti körüklemekle kalmadı, Kürdoloji'ye büyük katkıları olmuş Fransızlara dönüp Türkiye'nin Birliğe üyeliğinin kabul edilmesi halinde 'Kürdistan meselesinin' Avrupa'ya taşınacağı uyarısında da bulundu.
AB'nin büyümesi her zaman için korkularla paralel ve yan yana oldu. Yugoslavya'nın parçalanma sürecinde yaşanan etnik katliamlar, 11 Eylül saldırısının yarattığı dehşet, Avrupa halklarının savaşlar ve soykırımlar yüzyılını yeniden hatırlamasına ve toplama kamplarına dair hafızanın yeniden uyanmasına yol açtı. 21 Mayıs 1996'da Cezayir'de Tibehir Manastırı'nda yedi rahibin İslamsı radikal gruplar tarafından katledilmesi, Türkiye'de işlenen Rahip Santoro ve Hrant Dink suikastları, Hollandalı bir film yönetmeninin boğazı kesilerek vahşice öldürülmesi ve son olarak da Malatya'da işlenen katliam, kuşku yok ki, Avrupa'nın korkularını büyüten olaylar olarak hatırlanmaya değerdir.
AB'nin iç sorunu
Önceleri askeri diktatörlüklerle yönetilen İspanya, Portekiz ve Yunanistan'ın 1980'li yıllarda Birliğe katılmaları sırasında yaşanan tartışmalar, askeri diktatörlükle yönetilen bu üç ülkenin sorunlarını doğal olarak AB'nin iç sorunu haline getirmişti. Bu ülkelerde olup biten her şey, alışılagelmiş sorunlardan farklıydı, çünkü bu üç ülke de entegrasyon sürecine her şeyden önce kendi ülkelerinin askeri darbelerle maruf faşist yönetimlerinin bıraktığı mirasla katılıyorlardı ve bu zor bir mirastı. Almanya'da Kızıl Ordu Fraksiyonu, Fransa'da Doğrudan Eylem, İtalya'da Kızıl Tugaylar'ın gerçekleştirdiği eylemler, Avrupa'nın siyasal amaçlı terörle karşı karşı karşıya kalmasına yol açtı. Sonuçta da, bu eylemler, güvenlik kurumlarını daha da güçlendirerek değil, Türkiye dahil, üçüncü dünya ülkelerinde başvurulan meşruiyet dışı yöntemlerle de değil ama ağırlıklı olarak, sivil toplumun, her türlü şiddeti dışlayan bilinçli karşı duruşuyla sona erdi.
ETA'nın bu dönemde farklı bir yapısının olduğunu söylemek lazım. Franko rejimine karşı yürüttüğü mücadele, ETA'ya haklı bir siyasal ve tarihsel meşruiyet kazandırmış ve ETA, faşizme karşı direnişin sonucunda haklı ve meşru bir tarihin sahibi olmuştu. Fakat ETA'nın şiddet stratejisi bu ülkede demokrasiye geçiş ve AB'ye ortaklık sürecinde de devam etti. İspanya demokrasisi bu şiddet sarmalı içinde on yıllar geçirdi. Bugün barış sürecini tartışan İspanya'nın ETA'yla nasıl bir çözüme varacağı sorusu da orta yerde duruyor. İrlanda sorununu barışla noktalayan 'Hayırlı Cuma Anlaşması'nın bir benzeri İspanya'da gerçekleşecek mi çok belli değil.
ETA, IRA, Kürtler
Sarkozy'nin Fransızları, Türkiye'nin Birliğe üyeliği halinde Kürt sorununun AB'nin iç sorunu haline geleceği heyulasıyla korkutmaya çalışması, işte bu tarihsel olaylarla oluşmuş bir mirasın yarattığı koşullara ve belleğe dayanıyor. Çünkü İspanya (ETA) ve İngiltere'den (IRA) sonra Avrupa'da siyasal şiddet barındıran etnik bir sorunun sürdüğü üçüncü bir ülke konumunda Türkiye. Ama Kürt sorunu Bask ve İrlanda sorunundan çok farklı olarak bugün küresel bir sorun haline geldi ve AB'nin eğer küresel bir sorun konusunda söyleyecek fikri, uygulayacak planı, kapıları kapatmak şeklinde tezahür edecekse bu vahim bir durumdur. Çünkü sosyal ve siyasal veriler düşünüldüğünde, bütün yolların Roma'ya çıkması gibi, Türkiye'de Kürt sorununun çözüm yolu, bir ucuyla Brüksel'e ve oradan da Strasburg'a çıkıyor.
Avrupa'nın bir geleceği olup olmaması sorunları, Avrupa'nın sınırları dışında tutan bir tavırla garantiye alınamaz kuşkusuz. Avrupa'nın yaşadığı korkuların, Sarkozy'ye cumhurbaşkanlığı kazandırdığını söylemek mümkün. Peki ya Avrupa'nın geleceği, o ne olacak? Avrupa'nın yurttaşları Rêmi Brague'ın 'Avrupa, Roma Yolu' adlı kitabında söylediklerini hatırlamalılar, çünkü Birliğin geleceği Sarkozy'nin canlı tutmaya çalıştığı korkularda değil bu fikirlerin hayat bulmasında yatıyor: "Avrupa'nın bir geleceği olup olmadığını bilmiyorum. Ancak kendini bir gelecekten nasıl yoksun kılabileceğini bildiğimi sanıyorum: İçinde taşıdığının yalnızca kendi için yararlı olabileceğini sanmaya başlayan bir Avrupa, kimliğini kendine özgü alanda (örneğin ucuz bir Hint-Avrupalılıkta) arayan bir Avrupa, bir gelecek hak etmekten uzaklaşabilir."
Sarkozy'nin, tabii ki sömürgecilik dönemini hatırlatan ve güneşin hiç batmadığı Charles Quint'in gemileri üzerinde yazılı ibareleri, bugünün dünyasının bize sunduğu gerçekliklerin ve koşulların ışığında yeniden hatırlaması lazım: Plus Ultra, yani daima daha uzağa..