Aydınlanma, korkular ve cesaret

Türkiye'de özellikle geçtiğimiz Nisan ayından bu yana sesi giderek yükselen bir korku söylemi var. Birçok insan, özellikle de kadınlar, korktuklarını söylüyorlar. Korktukları şey şu: Ya bir gün ben de başımı bağlamak ya da gözlerimi erkeklerin gözünün içine dikmeden konuşmak zorunda kalırsam...
Haber: AYŞE KADIOĞLU / Arşivi

Türkiye'de özellikle geçtiğimiz Nisan ayından bu yana sesi giderek yükselen bir korku söylemi var. Birçok insan, özellikle de kadınlar, korktuklarını söylüyorlar. Korktukları şey şu: Ya bir gün ben de başımı bağlamak ya da gözlerimi erkeklerin gözünün içine dikmeden konuşmak zorunda kalırsam... Ya sokağa çıkmak, evin dışında çalışmak için bir erkekten izin almam gerekirse... Ya Türkiye İran ya da Malezya olursa... Bu korkular uzun süredir Türkiye siyasetini esir almış durumda. Hemen her sohbet eninde sonunda dönüp dolaşıp bu konuya indirgeniyor. Bu korkuyu zaman zaman 1950'lerde İstanbul Valisi ve Belediye Başkanlığı yapmış olan Fahrettin Kerim Gökay'ın o ünlü ifadesine başvurarak dillendirmek mümkün: "Halk plajlara akın etti, vatandaş denize giremiyor". Özetle, vatandaşlar kendilerinden farklı kabul ettikleri, aşağıladıkları ve ötekileştirdikleri halkın, evinde oturmayı bırakıp kamusal alana çıkmasından rahatsız.
Ancak ben konunun vatandaş ve halk gibi bir ayrım ile açıklanabilecek kadar basit olmadığını düşünüyorum. Fahrettin Kerim Gökay'ın cümlesinde, vatandaş olmak eğitimli, kültürlü, gelir düzeyi orta sınıf olabilecek kadar yüksek ve belli bir yaşam biçimine dair bir olguyu ifade ediyor. Halk olmak ise eğitimsizlik, kültürsüzlük, düşük gelir düzeyi ile bambaşka bir yaşam biçimine dair bir olgu. Bugün yaşanan gerilim vatandaş ve halk şeklinde tanımlanabilecek gruplar arasında değil. Bugünkü durum aslında, iki farklı vatandaşlık tipi arasındaki bir gerilime işaret ediyor. Her iki tip vatandaş da eğitimli, kültürlü, gelir düzeyleri orta sınıf olabilecek kadar yüksek ancak farklı yaşam tarzlarını benimsiyor. Vatandaşlık, bir tarafta Türklüğe vurgu yapan bir milliyetçilik içinden tanımlanırken, öteki tarafta İslam odaklı bir görüntü arz ediyor. Türkiye'de Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana Türklüğe vurgu yapan, milliyetçilik odaklı seçkinler egemen oldu. Hatta bu egemenlik tesis edilirken İslam ciddi bir biçimde hor görüldü, ötekileştirildi. Bu ötekileştirmeyi en iyi tahlil eden sosyal bilimci şüphesiz Şerif Mardin'dir.
Şerif Mardin
Türkiye'de birçok sosyal bilimcinin düşünce matriksinin belirlenmesinde Şerif Mardin'in son derece önemli bir payı vardır. Ancak son günlerde onun bu katkılarını bilmeyenler, onu "mahalle baskısı korkusu"nun mimarı olarak öne çıkarıyor. Oysa Şerif Mardin, Cumhuriyet seçkinlerinin İslam dinini nasıl ötekileştirdiğini ve hatta bu seçkinlerin İslam dininden ne denli hazzetmediklerini anlatan son derece önemli kitap ve makalelerin yazarıdır. Onu, sosyal bilime yapmış olduğu önemli katkıları bir yana atıp "mahalle baskısı korkusu"nu dile getiren birisi olarak ele almak, öğrencileri olan sosyal bilimciler için imkansız, hatta epeyce de haksızlık arz eden bir durum. Şerif Mardin'den son günlerde sadece mahalle baskısı olasılığını gündeme getiren sosyal bilimci olarak söz edilmiyor. Onunla ilgili haberlerin içinde mutlaka, onun Türkiye Bilimler Akademisi üyeliğine defalarca kabul edilmemiş olması da yer alıyor. Oysa onun evrensel standartlarda olan karizması çizilemeyecek kadar sağlam. Zaten bu nedenle bunları çok da kafaya takmayan bir hali var. Aslında utanması gerekenler Şerif Mardin'in kabul edilmediği bir bilimler akademisinde hâlâ oturabilen ve üyelikten hâlâ istifa etmemiş olan sosyal bilimciler.
Cumhuriyet seçkinlerinin, Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında İslam dininden pek de hâzetmeyen bir tutum içinde olmalarının herhalde en uç noktası, Hıristiyan olmayı savunabildikleri noktadır. 1923'te Ankara istasyonundaki binada, Teşkilat-ı Esasiye'ye ilişkin tartışmalarda, Kazım Karabekir'in, Tevfik Rüştü Bey'e Hıristiyanlığı mı savunduğunu hayretle sorduğu bir noktada, cevap o sırada söz alan ve Cumhuriyet seçkinlerinin otoriter düşüncelerini her zaman en iyi dile getirmiş olan Mahmut Esat Bey'den gelir. Mahmut Esat Bey, bu soruya yanıt verirken, bugüne de ışık tutacak olan şu sözleri söyler: "Evet Hıristiyanlığı... Çünkü İslamlık terakkiye manidir. Bu dinle yürünmez, mahvoluruz. Ve bize kimse de ehemmiyet vermez". (detaylar için bkz, Ahmet Yıldız, Ne Mutlu Türküm Diyebilene, İletişim, 2001, ss. 273-4)
Müslüman görünenler varoşa!
Kanımca, Mahmut Esat Bey'in 1923'te dile getirdiği düşünceler bugünkü korkuların da kaynağında yer alıyor. Aslında Türkiye'nin Batıcı seçkinleri, yıllardır onların olduğundan emin oldukları mekânları, yeni Müslüman seçkinler ya da yeni vatandaşlar ile paylaşmak istemiyorlar. Bu mekânlar arasında eğlence yerleri, oteller, restoranlar, sergi alanları var. Yeni dindar seçkinler bu alanlara girdikçe, eski Batıcı seçkinler de daha farklı mekânlar yaratarak ayrıcalıklarını korumaya çalışıyorlar. Korku denilen şey aslında bir işgal edilmişlik hissiyatı. "Onlar niye burdalar ki, gitsin evlerinde otursunlar" hissiyatı. İslam dinine ciddi anlamda bir bağlılık, Türkiye'de seçkin olmakla bir türlü bağdaştırılamıyor. Bu durumun kökeninde Mahmut Esat Bey'inki gibi bir düşünce var. Neredeyse "Keşke biz de Hıristiyan olsaydık" türünden bir iç geçirme bu korkulara öncülük ediyor. Cumhuriyet seçkinleri Müslümanlıkla ciddi bir bağ içinde olan inananları varoşlara ait görüyor. Evimizi temizlemeye geldiklerinde, çocuklarımıza bakıcılık ettiklerinde mesele yok. Ama işyerimizde bizimle aynı toplantı masasında oturmaları ya da aynı restoranlarda yemek yemelerini kabullenmek zor geliyor. Cumhuriyet tarihi, devletin Müslümanlığa dair motifleri toplumu zapturapt altında tutmak için kullandığı ancak Müslümanlığın seçkinler nezdinde pek de itibarının olmadığı bir tarih. Bunu "laik Müslümanlık" temalarına başvurarak inkâr etmek anlamsız. Türkiye'de Batıcılık nöbetine tutulmakla Müslüman karşıtlığı arasındaki çizgi çok ince.
Oysa örneğin, konu kadınların aşağılanmasına gelince, biliyoruz ki dinler arasında o kadar da önemli farklar yok.
Her ikisi de cemaatçi
Laik, Batıcı seçkinler ile İslamcı seçkinler arasında birçok açıdan pek fark yok. Birinciler devletin Türklüğe indirgenmiş bir millet tarafından ele geçirilmesinde sakınca görmezken, ikinciler ise devletin bir dinin boyunduruğuna girmesini istiyorlar. Her iki seçkinler grubu da bireysel hak ve özgürlükleri önemsemiyor. Her ikisi de cemaatçi (ancak laik seçkinler kendilerini cemaatçilik karşıtı zannediyorlar). Her ikisinin de sanatsal ve kültürel donanımları yetersiz. Her ikisi de sanatsal ve kültürel faaliyetlere vitrin malzemesi olarak bakıyor. Bana sorarsanız her ikisi de seçkin olmaya dair rafine zevklere sahip değiller. Her ikisi de evrensellikten uzak. Her ikisi de yerel. Ancak içinde bulunduğumuz noktada, laik, Batıcı seçkinler, hak ve özgürlükleri korumak uğruna güçlü ve otoriter bir devletin kucağına atlamaya hazır. Oysa, Müslüman seçkinler varlıklarını güçlü, otoriter bir devleti eleştirmekten türetiyorlar. Ancak demokratikleşme sadece devleti eleştirmekle olmuyor. Üstelik bir yandan devleti eleştirirken, öte yandan devlet içinde kadrolaşmaya eğilimli olmak, devleti fazlasıyla sevmeye tekabül ederek çelişkili bir durum arz ediyor. Farklı olanı, kendi cemaatinin içinden olmayanı sırf işinin ehli olduğu için kucaklamak ve bu anlamda siyasal kadrolaşmaya meydan vermemek son derece önemli. Türkiye'de bugün Müslümanlığı olduğu kadar, gayrimüslimleri ve farklı dilleri olan kimlik gruplarını da kucaklayacak bir devlet anlayışına ihtiyaç var. Demokratik bir anlayışın olup olmadığını, ille de ve sadece kadınların başörtüsü tartışmalarından izlemek doğru değil. Müslüman seçkinlerin ateşle imtihanı işte tam da bu noktada, gayrimüslimlere, dinsizlere, Alevilere ve Kürtlere karşı olan tavırlarında su üstüne çıkacak. Yeni anayasa tartışmalarını izlerken taslaklara bir de bu gözle bakmak önemli.
Demokratikleşme, hem milliyetçi hem de Müslüman cemaatleşmelerden uzak durmaya, farklılıklara açık olmaya ve en önemlisi bireyi ve bireyselleşmeyi yüceltmeye dair bir süreç. Laik seçkinlerin "dinci" olarak nitelediği birçok demokrat aslında böyle düşünüyor. Batıcı seçkinler arasındaki yaygın korkulara kapılmadan, kendi anlayışlarını kullanma cesaretini gösteriyorlar. Aydınlanma, sonuçta cemaat dışı bir olgudur ve cesaret gerektirir. Gerek milliyetçi gerekse de Müslüman cemaatler Aydınlanma olgusuna yabancıdır. Aklın korkuya yenilmesinden iyilik çıkmaz. Akıl korkuya yenilince olsa olsa otoriterlik kendisine meşru bir zemin bulur. Bugün, korkmayanları dinci olarak nitelendirmek doğru değil. Onlar devletin milliyetçi bir söyleme teslim olmasını eleştiriyorlar. Bu da milliyetçi holiganların elini kolunu sallayarak dolaştığı günümüzde epeyce cesaret gerektiriyor.