Aydınlar ve sosyalist hareket

TİP'in içeriden ve dışarıdan çabalarla yok edilmesinden sonra sosyalist harekette aydınların varlığı azaldı, 'partizan' ve 'militan'lar nöbeti devraldı
Haber: TAHİR ABACI / Arşivi

Aydınlar ile sosyalist hareket arasındaki ilişkiler hiçbir zaman “ballı börekli” değildi ama şu son zamanlarda yaşadığımız kadar gergin de olmamıştı. Kimi sosyalist aydınlar, geçmişteki konumları, yazıp çizdikleri, söyledikleri düşünüldüğünde, pek çok insanı şaşırtan tepkiler verdiler, açıklamalarda bulundular.
Her sayısı bir muhalefet manifestosu gibi yayımlanmış, her çeşit iktidarla mesafe tartmış dergiler çıkarmış, ömrü billah “muhalif” kalacağı izlenimi vermiş kimi aydınlar, herhalde genetik öfke duydukları “askeri vesayet”ten daha kötüsünün olamayacağını düşündüklerinden başka (ve çoğu insana göre daha beter) vesayet girişimleri ve daha çok “taşralaşma” karşısındaki tutumlarıyla şaşırttılar. 

Sus be abi!
Geçmişte solun “manik” tavırlarını eleştiren, serinkanlılık öğütleyen kimi aydınların, günümüzde (üstelik TİP’in kapatılmasına yol açan Kürt hareketiyle ilgili kongre kararını ellerinde sallayarak) manik bir “ulusalcı” (hatta ırkçı) kesilmeleri, daha az şaşırtıcı değildi. Kimi Kürt aydınları, sürgünden dönüp öyle bir laflar ettiler ki, en PKK karşıtı, BDP ’li olmayan insanlar bile içlerinden “Sus be abi” diye geçirdiler.
Sürecin içinden geçenler iyi bilir, Türkiye ’de 1977 yılı, 1978’den de, hatta 1979’dan da daha karanlık bir yıldı. Çünkü “karıncaezmez” Ecevit’in iktidara yürüyüşü, (onun ve partisinin iktidarından çok, doğuracağı başka sonuçlar yüzünden) kimi çevrelerin “kâbus” görmesine yol açıyordu ve bunu engellemek için bir dizi provokasyon örgütlenmişti. O süreci içinden ve en sıcak biçimiyle yaşamış, sonraları “cesur aydın” çıkışlarıyla dikkati çekmiş aydınların, bu süreçten sadece 1 Mayıs’ı çekip “müsebbib”leri daha çok “içeri”de aramaları da yine pek çok kimseyi şaşırttı...
Evet, aydınlar şaşırtıyor. Ancak tam burada, dönüp (her kim ise onlar, çünkü yüzlerce fraksiyon söz konusu) “öteki taraf”a soralım: Siz bir toplumsal dönüşüme giden yolu açtınız, haydi bundan vazgeçtik, etkin ve merkezi bir örgütlenme yarattınız da, adları sayılan ya da sayılmayan aydınlar mı engel oldu? Benim bildiğim, böyle bir şey olsaydı, bu işleri “demode” sayan birkaçı hariç, aydınların çoğu koşa koşa gelirlerdi.
“Serbest bırakılmak” artık kızların hakkı, ister davulcuya varırlar, ister zurnacıya... Ya aydınlar serbest kalırlarsa, daha doğrusu boşlukta kalırlarsa? İktidara, aykırı uçlara, hedonizme savrulmalarını istemiyorsanız, onlara anılarda, romanlarda, hatta şiirlerde anlatılan, özlem ve özenti uyandıran “partim ve ben” muhasebeleri yaşatmak istiyorsanız, “çekim merkezi” örgütleriniz olacak; yorulduğunuz yerlerde, üstelik benzerlerinizle anlamsız sınır kavgaları yaparak kurduğunuz derme çatma kulübeler değil! 

“İki dağ bir ova kuramadılar”
Sosyalist hareketin, oldu bitti “işçi sınıfı hareketi” ile birleşme sorunu var. Hatta hareketin başarısı buna bağlanır, bu konuda stratejiler, teoriler geliştirilir, “uvriyerizm”, “sendikalizm” gibi “sapma”lar eleştirilir vb. Gelgelelim, sosyalist hareketin aydınlar ile birleşme sorunu üzerinde kafa yorulmaz. Aydınlar, hem sosyalist hareketin doğal uzantısı, asli öğesi, hem başının belası sayılırlar. İşçilerin harekete kazanılması için yöntem ve tedbir aranırken, aydınların etkilerinin sınırlı kalması için yöntem ve tedbir aranır. Nitekim, birinci TİP’te, Aybar’ın etkisi ve katkısıyla, iş sayıyı sınırlayan “kota”ya bağlanmıştı.
Gramsci, her işletmenin, her toplumsal grubun kendi “organik” aydınını üretmesi gibi, sosyalist hareketin de kendi aydınlarını üretmesi gerektiğini savunur. Kendisi tam böyle bir aydındır: Sosyalist Parti’den kopup İtalyan Komünist Partisi’ni kuran ekibin başını çekenlerden biridir ve faşist terörün de kurbanlarından biri oldu. Öte yandan sadece siyaset konusunda değil, felsefe ve kültür sorunları konusunda da “referans” kaynaklarından biridir. Macaristan Komünist Partisi’ni örgütleyenlerden, ayaklanma dahi yönetmiş Georg Lukacs da Marksist sanat teorisinin müstesna teorisyenlerinden biridir.
TKP, bir Osmanlı aydını olan Mustafa Suphi tarafından kuruldu. Şevket Süreyya, Vedat Nedim gibi aydınların Kemalizm’e iltihakından sonra Doktor Şefik Hüsnü omuzladı bayrağı. Ancak o daha çok yurtdışı işlerle uğraştığı için, her “tevkifat”la sönümlenme devreleri yaşayan partiyi zaman zaman işçi önderler ayağa kaldırdı. (Aydının adı var, işçinin yok demesinler: Şoför Hüsamettin Özdoğu, tornacı Emin Sekün, tesviyeci Emin Bilecen...)
Bir ara da popüler bir aydın, Nâzım Hikmet kapıp koşturmaya istekli çıktı partiyi, bir kongre topladı. Komintern devreye sokularak, Troçkist ilan edilerek elinden alındı parti. Şiirleri yüzünden susturulmak istenmesine “bahane”yi de sağlamıştır onun bu tür etkinlikleri. Romancı Suat Derviş’le de evli bulunan, makine mühendisi Reşat Fuat Baraner, TKP’nin belki de “organik aydın” tanımına en çok uyan üyelerinden biriydi. Zekeriya Sertel, anılarında, birlikte mahpus yattığı TKP’li grubun tartışmalarda sıkışınca hemen “Reşat Abi”lerini çağırdıklarını yazıyor. Teorik emeğiyle daha çok öne çıkan Doktor Hikmet Kıvılcımlı ve pratikteki etkinliğiyle bilinen ve iktisat alanında akademisyenlik geçmişi olan Mihri Belli gibi adlar da “aydın” kökenlidirler ama daha çok “ideolog” özelliği taşırlar.
Sendikacıların kurduğu Türkiye İşçi Partisi’ni de aydınlar ayağa kaldırdı. Mehmet Ali Aybar ve Behice Boran’ın da -sürdürülememiş- akademisyenlik geçmişleri vardı, Sadun Aren ise zaten akademisyendi. Birinci TİP neredeyse bir “aydınlar kulübü” gibiydi ve aydın ya da sanatçı bilinen herkes bu partinin üyesiydi. TİP’in içerden ve dışardan çabalarla yok edilmesinden sonra sosyalist harekette aydınların varlığı azaldı, “partizan” ve “militan”lar nöbeti devraldılar.
Mustafa Seyyit Sutüven, şiirleri arasında belki de Nâzım Hikmet etkisi taşıyan biricik şiir olan ve 1941’de “Yeni Ses” dergisinde yayımlanmış olan “İki Dağ” şiirini şöyle bitirir: “Bütün güçler kurum / Bütün emekler / Yine uçurum, yine uçurum! /... / İki dağ / Üst üste yıkılarak / Aralarındaki boşluğu dolduramadılar / İki dağ / Sırtında yeşil sular uyuyan / Bir ova kuramadılar / Yazık!”
Sözün kısası, şeker ile yağ kavgada, un oralı değil, ortada helva filan yok!