Ayşe, Sadife, Sevgi, Necla, Gülden...

Geçen yıl hepimizin yüreklerini kavuran bir yangında ölen beş işçi kadının trajedisi, ölümlerinden sonra da sürüyor. Bursa Özay Grup Tekstil'in sahibi Lokman Özay ve müdür yardımcısı Can Erkin'in taksirle ölüme sebep olmaktan...
Haber: AYŞE BATUMLU / Arşivi

Geçen yıl hepimizin yüreklerini kavuran bir yangında ölen beş işçi kadının trajedisi, ölümlerinden sonra da sürüyor. Bursa Özay Grup Tekstil'in sahibi Lokman Özay ve müdür yardımcısı Can Erkin'in taksirle ölüme sebep olmaktan yargılandığı ceza davasında, ikisi elektrik mühendisi, biri itfaiye grup amiri olan üç kişilik bilirkişi heyeti, düzenledikleri raporda işvereni 1. derecede kusurlu bulurken yangında ölen beş kadını da 2. dereceden kusurlu buldu!
Aslında raporda yangın felaketiyle karşı karşıya kalan işçi kadınların durumu net bir biçimde anlatılmış: "10 kadın işçinin siparişleri yetiştirmek üzere gece mesaiye kalmaları gerektiği söylenir. İşçilerin çoğu sigortasız (işçiler sigortasız çalıştırılırken fabrikanın yangına karşı sigortalı olduğunu belirtelim.) ve asgari ücretin altında çalıştırılmaktadır. Ama zorlu yaşam koşulları ve işsiz kalma korkusu, onlara bu kölelik koşullarında çalışmayı ve gece çalışmaya kalmayı reddetme şansı tanımıyor. İçlerinde hamile olan ve daha 17 ve 15 yaşlarında çocuk kadınlar da vardır. (Ağır sanayi işlerinde kadınların gece çalıştırılması yasak olup hamile ve 18 yaş altı işçiler hiçbir koşulda gece çalıştırılamazlar. Bu hükme rağmen kadınlar hiç olmamaları gereken bir yerde ve koşuldadırlar o sırada.) Saat 02.30 sularında aşağıdan gelen alevsiz bir duman dikkatlerini çeker. Bu sırada herhangi bir idareci işyerinde bulunmuyor. Kadınlar nereden geldiğini anlayacak zaman bulamadan duman hızla yoğunlaşır ve aydınlatma lambaları kararır. Kapıda güvenliğin dahi bulunmadığı, kent merkezine hayli uzak bir yerde, acı kaderleri (!) ile başbaşadırlar. Tutunabilecekleri hiçbir şey yoktur, birbirlerinin ellerinden başka. Karanlıkta elele tutuşan kadınlar bir yandan cep telefonlarının ışığı ile önlerini görmeye bir yandan en yakın çıkışa varabilmeye, bir yandan da idarecileri telefonla arayarak yangını haber vermeye çalışırlar. Bir kısmı merdivenlerden inerek biraz daha uzak olan alt çıkışa ulaşmaya çalışırken, el ele tutuştuğu kardeşinin elini panikle bırakan Gülden onları kaybeder. Bu arada dört kadın da (Sadife, Necla, Sevgi, Ayşe) çalışma alanına en yakın çıkış olan idare amirinin odasından dışarıya açılan kapıdan çıkabilmek umuduyla bu odaya girer. Kardeşinin elini kaybeden Gülden de onları bulur. Onlarla birlikte eceliyle de buluştuğunu bilmeden. Çünkü idare amirinin odasındaki çıkış kapısı kilitlidir!"
Kadınların kusuru!
Buraya kadar anlattıklarımın hepsi bilirkişi raporunda da mevcut. Hatta raporda, işverenin işçi sağlığı ve iş güvenliği kurallarına uymadığı, işyerinde gerekli eğitimin yapılmadığı ve gerekli önlemlerin alınmadığı, üstelik gece çalıştırılması yasak olan işçilerin çalıştırıldığı da yazıyor. Ama her ne hikmetse, idare amirinin odasındaki kilitli çıkış kapısının varlığından bahseden bilirkişi raporunda, kadınların bu odaya çıkış için değil de telefon açabilmek için gittikleri tahmin ediliyor. Oysa aynı raporda, kadınların zaten cep telefonları ile idarecilere ulaşmaya çalıştığı da belirtiliyor. Aslında kadınların o yoğun elyaf dumanında idare müdürünün odasına çıkışa ulaşabilmek umuduyla gitmiş oldukları bilirkişilerin de aklına gelmiş olmalıydı. Raporda o odada bir çıkış kapısı olduğunu ve diğer çıkışın ise alt katta, yani daha uzak bir mesafede olduğunu belirttiklerine göre...
İnanılmaz ve kabul edilemez bir yorum. Işıklar kararmış, bolca kimyasalın bulunduğu işletmede herhangi bir yangın dumanından çok daha çabuk öldürecek bir zehir havaya karışmışken kim, o varlığının değeri ancak yokken anlaşılan oksijene kavuşmaktan başka bir şey düşünebilir? Hiç olmamaları gereken bir saatte, hiçbir yangın alarmının, kimyasallarla çalışılan yerlerde olması gereken alttan havalandırmanın, yardımcı personelin, yangın söndürücü cihazların, bunları kullanma bilgisine sahip kimselerin ve en önemlisi güvenli bir biçimde tüm işçileri tahliye edecek bir çıkışın olmadığı, şans eseri yaşayan diğer kadınların kulaklarından gitmeyen "yanıyoruz, bizi kurtarın" çığlıklarının hâlâ duvarlarda asılı kaldığı bu cehennemde, hangi kusurdan söz ediliyor? "Can havli" diye bir söz vardır, can havli diye bir durum vardır. Can havli, bir kusursuzluk halidir. Ölümün soluğuna yapıştığı gencecik kadınların kendi ölümlerini ikinci derecede de olsa hazırladıkları iddiası bir akıl tutulmasıdır, bir vicdan tutulmasıdır.
Eğer itiraz üzerine dosyanın gönderildiği İstanbul Adli Tıp Kurumu bu hatadan dönmezse sözün bittiği yerdeyiz demektir. Sözün bittiği yerdeyse neyin başlayacağını kimse kestiremez. Çünkü bu yalnızca beş talihsiz kadının ve onlarla birlikte henüz göremediği dünyadan annesinin karnında göçüp giden bebenin değil, milyonların gerçek öyküsüdür!

AYŞE BATUMLU: Avukat, Bursa