Azınlıklara yine çıkış yok

2006'nın Kasım ayında Meclis'ten geçen ancak bazı maddelerinin yeniden görüşülmesi istemiyle bir önceki Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer tarafından geri gönderilen 5555 sayılı Vakıflar Kanunu bir kez daha Meclis'in gündeminde.
Haber: MEHMET ALİ GÖKAÇTI / Arşivi

2006'nın Kasım ayında Meclis'ten geçen ancak bazı maddelerinin yeniden görüşülmesi istemiyle bir önceki Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer tarafından geri gönderilen 5555 sayılı Vakıflar Kanunu bir kez daha Meclis'in gündeminde. Ancak dönemin Cumhurbaşkanı'nın cemaatlere ait vakıfları söz konusu vakıfların kurucuları, yöneticileri ve onlardan istifade edenleri bu ülkenin anayasal vatandaşları olmasına rağmen, yabancı vakıflar olarak nitelemesi hiç şüphesiz ki, bu tartışmanın en önemli yanını oluşturuyordu.
Yasa, AB'nin, Türkiye'den demokratikleşme sürecini pekiştireceği için yerine getirilmesini mutlaka istediği düzenlemelerden biri olarak önünde duruyor. Ancak AB'den de öteye yapılacak yasal düzenleme ile bu ülkedeki azınlıkların en temel sorunlarından birinin halledilmesi ve yapılmış açık bir haksızlığın giderilmesi söz konusu. Çünkü sorun her şeyden önce gayrimüslim vatandaşlarımızın anayasa, yasalar ve Lozan Anlaşması'yla güvence altına alınmış olan en temel hakları durumundaki mülkiyet hakkını, din ve vicdan özgürlüğü ile eğitim haklarını kullanma imkanını kısıtlıyor. Kısacası bu konuda işler çağdaş bir hukuk devletinde olması gerektiği şekilde yürümüyor. Demokrasiyle de hiç mi hiç bağdaşmıyor.
Yasal düzenleme daha önce Cumhurbaşkanı'nın vetosunun yanı sıra muhalefetin konuyu esas yörüngesinden çıkartıp işi memleketin elden çıkarılması mertebesine indirgemesi dolayısıyla çözümsüz kalmış durumda. Hükümetin 2007'deki seçimleri gözönüne alarak, sorunun çözümü yönünde gereken iradeyi gösterememesi de çözümsüzlüğü güçlendiren etkenlerden bir diğeri.
Ancak sorunun iç ve dış talepler dikkate alınarak bir şekilde sonuca bağlanacağı da görülüyor. Çözüm konusunda ise şimdilik varolan tek ihtimal önümüzdeki günlerde yasanın Meclis'te yeniden ele alınarak geçmesi olacak. Bunun mevcut sorunu çözeceği sanılsa da hâlihazırdaki yasa tasarısının ruhu ve içeriği itibarıyla bu sorunları çözmekten uzak kalacağı görülüyor. Hangi noktalarda ve nasıl uzak kalacağına biraz sonra değinerek, cemaat vakıflarının bu ülkede neden dolayı sorun haline geldiğine kısaca da olsa bakmamız lazım. Bu yüzden de filmi biraz geri sarmak gerekecek.
Cemaat vakıflarının mallarına elkonuyor
Osmanlı döneminde millet adı altında hukuki bir statü verilen ve dini liderlerinin önderliğinde yapılandırılan gayrimüslimler, çeşitli amaçlara yönelik vakıflar da oluşturmuşlardı. Bu vakıflar dini hizmetlerin ifasından eğitime ve sosyal yardıma değin pek çok alanda faaliyet gösteriyordu.
Cumhuriyetin ilanıyla birlikte bu ülkedeki gayrimüslimler de, tebaa konumundan azınlık tanımlaması eşliğinde anayasal vatandaşlığa geçiş yaptılar. Azınlıkların her türlü hukuki hakları başta Lozan Anlaşması olmak üzere, ülkenin anayasası ve ilgili yasaları bağlamında güvence altına alındı. Elbette Osmanlı döneminde kurulmuş olan azınlık cemaatlerine ait olan vakıflar da bu bağlamda hukuki güvence kazanmış oldular.
1935'te çıkarılan 2762 sayılı Vakıflar Kanunu gereğince 1936'da, vakıflardan sahip oldukları mal ve mülklerine dair beyanname vermeleri istenmişti. 1936 beyannamesi olarak tarihe geçen bu belge 1974 yılına değin herhangi bir soruna yol açmayacaktı. Ancak Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanan sorunlar ve Kıbrıs meselesinin sebep olduğu gerilim, sonuçta azınlıkların hedef tahtasına oturtulmasına neden olacaktı. Bu bağlamda Heybeliada Ruhban Okulu'nun kapatılmasından tutun da cemaat vakıflarının ellerindeki mallara el konulmasına değin pek çok uygulama hukuki gerekçeleri de türetilerek yürürlüğe konulacaktı.
1974'te Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun Türk olmayanların meydana getirdiği tüzel kişilikler olarak tanımladığı cemaat vakıflarının ellerindeki mallara, söz konusu 1936 beyannamesinde, vakıfnamelerinde mal edinmelerine yönelik açıklık bulunmadığı gerekçesiyle elkonması yönünde karar vermesi bir dönüm noktası olacaktı. Bu yolla cemaat vakıflarının miras ve bağış yoluyla yeni mal edinmelerinin önü kapandığı gibi, 1936'dan sonra edinmiş oldukları malları da ellerinden alınmaya başlandı. Bir başka deyişle, cemaat vakıflarının ellerindeki malların bir nevi envanterini çıkarmayı amaçlayan 36 beyannamesi çok farklı bir yoruma tabi tutularak, söz konusu vakıfların tasfiye edilmesi ya da en azından etkisizleştirilmesi amacıyla yeniden yorumlandı.
Bu durum kısmen de olsa 2002 yılında AB'ye uyum sürecinde yapılan yasal düzenlemelerle giderildi. Ancak sorunlar tam anlamıyla çözümlenemedi. Her şeyden önce azınlık vakıflarının el konulmuş mallarının bu vakıflara iadesi veya tazminat ödenmesi noktasında atılması gereken pek çok adım gereği gibi atılamadı. Bunu yaşama geçirecek olan yasal düzenleme ise bir kez Cumhurbaşkanı'ndan döndükten sonra şimdi yeniden Meclis'in gündeminde. Ne var ki, bugüne değin kamuoyunda oluşturulan olumsuz hava dolayısıyla yeni yasa tasarısının da mevcut haliyle sorunlara çözüm getirmeyeceği açıkça görülüyor. Neden mi?
Yeni kanunda durum
Vakıflar Kanunu tasarısı geçmişe göre bazı olumlu adımları içeriyor olsa da, en başta cemaat vakıflarının Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası anlaşmalar ve anayasadan doğan sorumlulukları doğrultusunda adaletli olarak nitelenebilecek bir düzenlemeyi hayata geçirmekten uzak görünüyor. Her şeyden önce tasarı, vakıfların ellerinden 36 beyannamesi gerekçe gösterilerek alınmış olan malların iadesine veya üçüncü kişilere geçmiş mallar için tazminat ödenmesine yönelik bir düzenlemeyi içermiyor. Bir kısım malların iadesine yönelik olarak söz konusu malların vakıfların tasarrufunda olma koşulunun aranması ise iade kavramının özüyle çelişik bir durum oluşturuyor ve yasa koyucunun bu konudaki iyi niyeti konusunda soru işaretlerinin oluşmasına da yol açıyor.
Yasa tasarısı 36 beyannamesiyle mazbataya alınmış olan vakıfların mallarının iadesini öngörmediği gibi mazbut vakıf uygulamasına son verecek bir uygulamayı içermediği, dolayısıyla da bu konuyla ilgili olarak sorunlu yapının varlığını korumasına imkân sağladığı da görülüyor. Ayrıca bu yasa tasarısının yeni vakıf kurulmasını Medeni Kanun'un 101 (4) maddesiyle sınırlandırması gayrimüslim vatandaşların bundan sonraki süreçte yeni vakıf kurmalarını da engelleyecek bir yapı oluşturuyor.
Geçtiğimiz günlerde TESEV tarafından yapılan bir basın toplantısı eşliğinde, konunun uzmanı hukukçular aracılığıyla kamuoyuna duyurulan bu gelişme, hiç şüphesiz ki, Türkiye'nin son yıllarda geliştirmeye ve evrensel standartlara ulaştırmaya çalıştığı demokratikleşme çabalarıyla ters düşüyor. Bu yanlış uygulamalar Türkiye'nin imza koyduğu uluslararası anlaşmalara uygun olmadığı gibi, anayasaya, ilgili yasalara, demokratik teamüllere ve hukuk devletinin temel ilkelerine de uymuyor.
Bu sorunun aşılmasının yolu, her şeyden önce azınlıkların bu ülkenin anayasal vatandaşları olduğu ve bu ülke üzerinde en az bizler kadar hakları olduğunu kabul etmekten geçiyor. Daha özlü bir ifadeyle, onları yabancı olarak değerlendirmekten vazgeçmeyi gerektiriyor. Ondan sonrası da çağdaş bir vakıflar yasası çıkararak öncelikle cemaat vakıflarına ait malların iadesi veya tazmininin sağlanması başta olmak üzere konuyla ilgili çağdaş düzenlemelerin hayata geçirilmesini gerektiriyor. Ama hepsinden önemlisi, öncelikle biraz daha cesaret, kararlılık ve demokratik bir tavrın sergilenmesini zorunlu kılıyor.