Babalar ve oğullar

Anneler Günü kadar eski olmasa da Babalar Günü'nün de bir geçmişi var. Resmi olarak il kez 1924'te Amerika'da kutlanmış.
Haber: UMUT DAĞISTAN / Arşivi

Anneler Günü kadar eski olmasa da Babalar Günü'nün de bir geçmişi var. Resmi olarak il kez 1924'te Amerika'da kutlanmış. Kimine göre Babalar Günü kapitalizmin kurnaz törenlerinden biri, kimine göre kutsanma açısından hep annenin gölgesinde kalmış babanın gönlünü alma çabası, kimine göre ise her ikisi. Bir taşla iki kuş hesabı. Sonuçta olgunun hem tecimsel hem de manevi bir boyutu olduğunu kim reddedebilir! Peki baba ile oğul arasındaki ilişkiye edebiyat nasıl bakar?
Turgenyev'in ünlü romanı Babalar ve Oğullar sadece Rusya'daki politik tarihin önemli bir noktasına ışık tutmasıyla değil, aynı zamanda nesiller arasındaki fikir ayrılıklarını acımasızca dramlaştırmasıyla da büyük önem taşır. Turgenyev acımasızdır ama taraf tuttuğu söylenemez. Babalar ve oğullar arasındaki gerilim, anlaşmazlıklar, yaşanan acılar kimsenin suçu değildir, bu tarihin kaçınılmaz akışıdır.
Baba ile oğul arasındaki kadim mücadelenin anne ile kız arasındaki mücadeleden daha çok öne çıkması, kuşkusuz düzenin bir sonucudur. Ataerkil düzende elbette erkeklerin çatışması daha çok gürültü çıkaracaktır. Her ilişkide olduğu gibi bu ilişkide de gerilimi artıran iki temel faktör, iktidar mücadelesiyle, "rakip olarak görülen" nesneye karşı duyulan tutkudur. Kuşkusuz bu iki faktör birbirini ittiği gibi çeker de. Sanırım paradoksun doğduğu nokta da tam burasıdır.
Baba katilliği
Dünya edebiyatının en büyük üç eserinin Sophokles'in Kral Oidipus'unun, Shakespeare'in Hamlet'inin ve Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler'inin aynı konuyu, yani "baba katilliğini" ele alması rastlantı olarak açıklanamaz, der Freud. Haksız da değildir, zira insan en karmaşık duygularını, bir parçası olduğunu hissettiği ama daima dışarıdan baktığı babasına karşı hisseder.
Babasının ölümünü istediği düşüncesi Dostoyevski'nin yakasını hiç bırakmadı, onu hayatının sonuna kadar süren bir bunalıma soktu. Kimine göre bu suçluluk duygusu nedeniyle ilk sara nöbetini geçirdi. Ama edebiyat tarihinin belki de gelmiş geçmiş en güzel romanının ana temasını yine bu suçluluk duygusundan çıkardı. Yazar, Karamazov Kardeşler'de, insan ruhunun en karanlık dehlizlerinde dolaşarak, kendimize bile itiraf edemediğimiz gizli, vahşi, bencil, şehvani duygularımızı sarsıcı bir yoğunlukla dramlaştırır. Tabii bu romanda baba imgesi sadece dünyevi bir imge olarak değil, aynı zamanda Hıristiyan teolojideki anlamıyla da karşımıza çıkar.
Semavi dinlerdeki Tanrı'ya atfedilen baba imgesi de, insanoğlunun baba figürünü ne kadar sancılı ve gelgitli gördüğünün bir yansımasıdır kanımca. Çıkar için veya sadece manevi haz için sevgisi arzulanan, ama aynı oranda da gazabından korkulan "baba"dır Tanrı. Aslında insanoğlu hayatının bütün aşamalarında, biyolojik babasının dışında görece hep bir baba figürüne ihtiyaç duymuş, ama içten içe onu altetmek de istemiştir. Bu kimi zaman gerçek bir kişi (öğretmen, komutan, ailede bir yakın vb.) kimi zaman da tüzel bir kişi olmuştur (devlet baba). Onun teveccühüyle övünmüş, ilgisizliğiyle hem yıkılmış hem sinirlenmiştir.
Peki "baba ile oğlun" gerçekte paylaşamadıkları nedir? Freud, buna "anne," diye cevap verir. Öyle ya, tüm savaşların nedeni bir kadın değil midir? Ama "psikanalizin babasının", çocukluktaki gerilimi açıklayan cevabının tek başına vakayı açıkladığı pek söylenemez. Peki Hamlet'in amcasını (baba yarısını) öldürmesinin nedeni sadece onun kendi babasını öldürmesi mi, yoksa işin içinde bu cinayetten sonra amcasının artık annesiyle beraber olması da yok mu? Ama Hamlet sadece annesi için değil, iktidar için de mücadele verir.
Yıkıcı tutku
Karamazov Kardeşler'de, kardeşler arasından biri babasını öldürmüştür, ama diğer kardeşler de için için kendilerini suçlar. Çünkü hepsi aslında bunu istemiştir. Niyet şiddetliyse eylemi aslında kimin yaptığının bir önemi var mıdır? Evet, Baba Karamazov hilekâr, dalkavuk, tefeci, ayyaş, ahlak düşkünü bir adamdır (Hatta oğlunun elinden sevgilisini almaya bile çalışır. Yine kadın!) Dostoyevski ondan nefret etmemiz için bize gerekli nedenleri verir. Ama niye çocukları onu öldürmeyi istemek yerine arkalarını dönüp gitmezler? Çünkü o kötü biri olsa da, sıradan biri değildir, arada yıkıcı bir tutku vardır.
Evet, Hamlet'teki nesnesi anne olan iktidar mücadelesi, Karamazov Kardeşler'de tutku ağırlıklı olarak çıkar. Elbette iki eserde de hem tutkuyu hem iktidar mücadelesini buluruz, sadece öne çıkanlar faklıdır.
Ama niye Hamlet (onu belki affedebiliriz zira koşulları daha ağırdır) ve Karamazov Kardeşler her şeye rağmen kendilerini felakete götüren sona direnemezler?
Yanıt için sanırım Oidipus'un acısına ortak olmak zorundayız. Thebai kralı Laios'un oğlu Oidipus kaderinden kaçamaz. Oysa babası kehaneti, yani doğacak oğlunun kendisini öldürüp annesiyle evleneceğini öğrendiğinde kesin bir karar vermiştir; bebek doğar doğmaz öldürülecektir. Ama anne buna razı olmaz. Uzaklara götürülüp bir başına bırakılan bebek de başkaları tarafından kurtarılır. Sonuçta oğlunun öldüğünden emin olan baba yıllar sonra karşısına çıkan delikanlının oğlu olduğunu bilmeden onun tarafından öldürülür. Kader ağlarını örer ve Oidipus daha sonra bilmeden öz annesiyle evlenir. Sonunda gerçeği öğrendiğinde de gözlerini kör eder.
Evet, Hamlet'te ağırlıklı olan iktidar mücadelesine ve Karamazov Kardeşler'deki tutkuya son halkayı Kral Oidipus'ta ekleyebiliriz, kaçınılmaz olan şeyi; yani bir anlamda kaderi. Kimse babasını seçemez, yine aynı şekilde kimse ne kadar uğraşırsa uğraşsın oğlunun ileride nasıl biri olacağını belirleyemez.
Tutku, iktidar mücadelesi, kader... Edebiyat tarihi bu kadim mücadeleyi kabaca (!) böyle formüle eder.
Aslında belki de Kafka'ya kulak vermek en doğru olanı. Her ne kadar kendi hayatı bunu yalanlasa da: "Oğlun babaya başkaldırısı edebiyatta çok eski bir temadır, dünyanın ise ondan da eski bir sorunudur. Bu tema üstüne dramlar ve trajediler yazılıyor, ama doğrusunu söylemek gerekirse bir güldürü konusu".