Bağlar

Bağlar
Bağlar

Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın ın yazarı Jonathan Safran Foer.

Bağ kurduğumuzda, karşımızdaki sorun değil insandır artık. Bir kimliğin adıyla değil kendi adıyla özeldir
Haber: KARİN KARAKAŞLI / Arşivi

Bizde eksik olan ne diye düşünürüm sık sık. “Bağ eksik” derim sonrasında. Aramızda bağ yok, hepsi bundan.
Komplo, kumpas teorileri ne zaman ortaya çıkar? Temiz bilginin yokluğunda. Bağ kurmak için bilmek gerekir. Öyle ezber kalıp sözleri sıralamak değil, yürekten bilmek gerekir. Ama bilmek için de en çok anlatmak gerekir. Sırayı bozmadan anlatmak gerekir. Çünkü o sıra, sebep sonuç ilişkisini içerir. Anlam orada gizlidir. Anlayış oradan beslenir.
Bu memleketin iki temel sorunu var; en ilgisiz krizler bile gider gelir onlara dayanır. Biri Ermeni, diğeri Kürt sorunu. İkisi de bu toprakların ürünü, ikisi de has Anadolulu halkla aradaki ilişkiyi “sorun” sözcüğü tanımlıyorsa, zaten esas sıkıntı buradan başlar. Başlar ve hiç bitmez. Çünkü şu, sırayı bozmadan anlatma kuralına hiç riayet edilmez. Hoş, zaten uzun süre bir şeyin anlatıldığı da olmamıştır. Ve zaten o duvarsı suskunluktan sebep, kurulmaz bağlar.
Ermeniler hem Rus işbirlikçisidir, hem güvenli bölgelere göç ettirilmeyi bunca kuşaktır ısrarla bir travma olarak yaşayan garip bir kavim. Kürtler desen hep isyan etmiş ve dağa çıkmıştır. İnsanların hikâyelerine, koparılan köklere zerre yer vermeyen bu anlatıda mezarsız ölümlerin ya da cezaevi işkencehanelerinin esamisi okunmaz. Kafileler yola çıkarken ocağı tüter bırakılan evler, uzayıp giden kayıp ilanları, ölüm yolları anlatılmaz. Yakılan köyler, karabasandan fırlama işkenceler, tepelerden yağan bombalar, kaybedilen insanlar anlatılmaz. Yara almış, susulmuş anadillerden bahis olmaz. Öyle olunca da anlam verilemeyen bir acı ve öfke görülür sadece. O anlaşılmamış, paylaşılmamış acı ve öfke yeni acı ve öfkeleri doğurur. Sonunda acıtma isteğinden başka bir şey kalmaz geriye.
Bu tarihi mirasla bugüne baktığında, Newroz şenlikleri diye yaşanan sinir harbini görürsün. Doğa bir kez daha yeni dalları, mis çiçekleriyle dirilirken gaz bombaları tazyikli su ve taş vardır orta yerde. Sana yine provoke eden Kürtler sunulur sadece. Onları küstah görmen, tehlikeli addetmen beklenir. Gururlar bıçak gibi bileylenir, pamuk ipliği bağ bir kez daha kopar. 

Hayat neye bağlıdır?
“Sana, evrenin çok büyük kısmının kara maddeden oluştuğunu söylememe eminim gerek yoktur. Kırılgan denge, asla göremeyeceğimiz, duyamayacağımız, koklayamayacağımız, tadamayacağımız veya dokunamayacağımız şeylere bağlıdır. Hayatın kendisi bunlara bağlıdır. Ne gerçektir? Ne gerçek değildir? Belki bunlar sorulması doğru olan sorular değil. Hayat neye bağlıdır? Keşke hayatın bağlanabileceği şeyler yapsaydım.”
Son zamanlarda okuduğum en etkileyici kitaplardan biri olan Jonathan Safran Foer’un ‘Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın’ başlıklı romanında astrofizikçi Stephen Hawking, dokuz yaşındaki hayranı Oskar’a böyle yazıyordu mektubunda. Oskar, babasını 11 Eylül saldırılarında ikiz kulelerde kaybetmiş ve ölüsü de olmadığı için boş bir tabutla birbaşına kalmış yaralı bir çocuktu. Üstün zekalı oluşu sanki acısını daha da katlıyordu. Sürekli icatlar düşlüyordu. Babasının sesiyle kitap okuyan bir çaydanlık, içinde kimi taşıdığını gösterip hastanın sevenlerine mesaj verebilen bir ambulans, birbirimizin kalp atışını duymamızı sağlamak üzere yutulan küçük mikrofonlar ve cebe yerleştirilen hoparlör sistemi… Hepsi de çok fazla sevgi ifadesi. Şimdi artık iki insan arasında zamanı geri dönüşsüz kılan ölüme karşı isyan ifadesi. Hep öyle değil midir? Ölümle, kayıpla öğrenirsin esas sevmeyi ve ne yazık ki o yeni sevgiyi, o yetkin sevgiyi göstermeye fırsatın yoktur. Oskar, babası kulelerden evi aradığında bir türlü telefonu açıp da konuşamamış olmanın azabıyla kıvranırken bir yandan da onun nasıl ölmüş olabileceğini gözünde canlandırmaya çalışır. Bir o son nefes anıyla bağ kurabilse sanki acısı katlanılır olacaktır. 

Toplumsal bir hedef
11 Eylül’e ilişkin komplo ve spekülasyon senaryoları bitmek bilmedi. Ama işte bir roman o gün sadece kulelerin değil, küçük bir çocuğun kalbinin de uçaklarca deşildiğini hissettirdi. Bağ kurulmuş oldu.
‘Küçük Prens’ romanındaki tilki de oğlana “bağlar kurmak”tan bahsederdi. Bir de onu anımsadım. “Sen benim için hâlâ yüz bin öteki çocuk gibi herhangi bir çocuksun. Benim için gerekli de değilsin. Senin için de aynı şey. Ben de senin için yüz bin öteki tilkiden hiç farkı olmayan herhangi bir tilkiyim” demişti birbirlerine iki yabancı olarak durdukları ilk tanışma anında. Sevmenin özü bağlar kurmaktı. Bağ kurulduğunda her şey değişirdi. “Birbirimiz için gerekli oluruz o zaman. Benim için sen dünyadaki herkesten farklı birisi olursun. Ben de senin için eşsiz benzersiz olurum.”
Bağ kurduğumuzda, karşımızdaki sorun değil insandır artık. Bir kimliğin adıyla değil kendi adıyla özeldir. Biz ve onlar zamirleri değil sen ve ben devreye girer. Konuşmanın ve dinlemenin zamanı başlar karşılıklı. Bağ kurulur.
Yeterince hazır ve şanslıysak kendi hayatlarımızı bağlar kurmak üzere yaşarız. Birbirimizle çoğalırız. Ama daha önemlisi bağlar kurmanın, bir siyasi ve toplumsal hedef olmasıdır. Ergenekon davası ile simgeleşen yakın tarih hesaplaşmasının ihtiyaç duyduğu temel de budur. Eğitim sistemimizin dayanması gereken ilke de budur. Basının benimsemesi gereken anlayış da budur. Bağlar kurmak.
Kuramazsak aramızdaki uçurumsu boşluktan yuvarlanır düşeriz. Ve daha nice ömür uzak kıtalar gibi bakarız birbirimize. Çok yazık olur hepimize.