Bana milliyetçiliğin sınırlarını çizer misin Perihan?

İlk başta Kenan Evren'in Kürtleri pek yakından ilgilendiren beyanatlarına icaben düşünüldü bu yazı. Ortada tek cümlelik hissiyat vardı: "Kürtler kime diş bilese, o kişi bir sempati unsuru ile karşısına yeniden çıkıyor.
Haber: EVRİM ALATAŞ / Arşivi

İlk başta Kenan Evren'in Kürtleri pek yakından ilgilendiren beyanatlarına icaben düşünüldü bu yazı. Ortada tek cümlelik hissiyat vardı: "Kürtler kime diş bilese, o kişi bir sempati unsuru ile karşısına yeniden çıkıyor. Bu, kafa ve duygu karmaşası yaratırken, komplo teorilerini de güzelliyor: Bütün bu olup bitenler, yıldırma politikalarının bir parçası mı?" Evet, yazı bu hissiyatla başlayacaktı ki önce Hakan Aygün insanı utandıracak bir yazı döşedi 8 Mart arifesinde. Ardından da Perihan Mağden... Hal böyle olunca, Kürtlerin duygularıyla at başı bu yazının duygusu da karıştı. Bir yön bulmaya çalışalım evvela...
Kenan Evren'in sözlerinden başlayalım... Bence Evren'in sözleri tek noktada işe yaradı. Kürt antipatisini derinlerde hissedenler, Evren'e saldırayım derken 12 Eylül faşizmini ve o dönem handiyse Diyarbakır cezaevinde yaşananları bile patır patır kabul etmeye, "Lan sen değil miydin o işkenceleri Kürde yapan" demeye başladı. Kabaca benzetmem şudur: Yollara mayın döşenmesini engellemek için bu tarafların en kırsal yollarının bile asfaltlanması gibi, tersinden bir fayda oluştu. İyidir diyelim ve bu kısmı geçelim.
İkinci yazı, 6 Mart tarihli Hakan Aygün'ün yazısı... Bugün gazetesinde yayımlandı bu yazı. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nden iki gün önce. Yazının odağında DTP Eşbaşkanı Aysel Tuğluk Vardı. Hakan Aygün, Aysel Tuğluk'un "çirkin" olduğunu, bu nedenle ondan bir "nane" çıkmayacağını buyurdu. Bakınız: "Kısacası, 'siyasi' değil 'kadınsal bir psikiyatrik vaka'yla karşı karşıyayız! DTP'lilerden tek ricam var! Lütfen kimse bu kadına 'çirkin' diye 'pozitif ayrımcılık' yapmaya kalkmasın!" Ne yazık ki hiçbir kadın yazar veya kadın örgütü ses çıkarmadı.
Ve son iki yazı, yani Perihan Mağden'in yazıları... İlki malumunuz Kürt milliyetçiliği üzerine. Kısaca hatırlatalım. Mağden, ezilen bir halk olarak Kürtlerin milliyetçiliğini önceleri farklı bir yere koyduğunu ama artık bundan vazgeçtiğini, Kürtlerin milliyetçiliğinin 'eeee' dedirttiğini ve Barış Anaları'nın bile Apocu militarizmin çimento makineleri olduğunu söylüyor. Mağden ikinci yazısında ise daha çok Öcalan'ın zehirlendiği yönündeki iddialar ve DTP üzerinde duruyor ve Öcalan'ın sağlık sıkıntılarını dillendirirken kullandığı cümleleri inceleyerek, onun aslında bir psikiyatrik vaka haline geldiğini düşünüyor, hastalık hastası... Beni en yakından ilgilendiren cümlesi Barış Annelerine icaben kurduğu şu cümle: "Zira bu iri yarı/yaşlı başlı/okumasız yazmasız Kürt Kadınları; Apocu militarizmin/Mutlak Lider Sultasının/Kürt Milliyetçiliği'nin sorgu edilemezliğinin en mühim çimento makineleri."
Bütün bu yazılıp çizilenleri değerlendirmenin iki biçimi var halihazırda. İlki şu: "Kardeşim derdiniz ne? Seçilen parti başkanını 'çirkin' bulup beğenmiyorsunuz, kadınlarını militarizmin çimento taşı belliyorsunuz, siyasi partisini militarist buluyorsunuz. Ne yapalım, mankenimiz yok başkan yapmaya, kadınlarımız ne yazık ki eğitimsiz, daha yaratıcı cümleler kuramıyorlar." Nihayetinde hafta arası Diyarbakır'da Bağlar Belediyesi'nin organizasyonu ile yapılan uluslararası kadın konferansına katılan Barış Annelerinden bir kadın böyle de serzenişte bulundu. Ve de "İri yarı kadınlar diyor bizim için" dediğinde ise salondakilerin alkış sesleri ile kadının kahkahası birbirine karıştı da cümle tamamlanamadı.
Ben bu ilk biçime hiç takılmıyorum. İkinci kısma zıplıyorum. Ne Hakan Aygün ne de Kenan Evren artık beni ırgalıyor bu noktada. Bundan sonrası Perihan Mağden'e... Derinimden gelen bir milliyetçi hissiyatla hoplamış değilim yerimden. Aksine, bütün serinkanlılığımla oturup, milliyetçiliğin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğine bakıyorum. Kaba ve tanımlanmış milliyetçilik, kolay mücadele edilir olanıdır. Ve kuşkusuz Kürtler içerisinde milliyetçiler vardır, ki bunu yine Kürtler kendileri tanımlamıştır "ilkel milliyetçi" diye. Yani milliyetçi kelimesinin önüne eklenen bu "ilkel" kısmı, Mağden'in bahsettiği o "ezilenin haddini aşması" durumunda kullanılandır. Peki derdim bu kavramları açmak mı? Yani "Perihan abla, sen yanlış anlamışsın, bizim içimizde pis milliyetçiler var ama valla billa biz genelde iyi Kürtleriz, lütfen bizi tekrar sev" mi? Hayır! Mağden bu yazı ile bende de bir "eeee" hali oluşturdu. Bu halin ne manaya geldiğini izninizle biraz açayım. Oyuncağı bol bir acımasız çocuğun, evine topladığı gecekondu çocuklarını sıkıldığı anda kapı dışarı etmesidir bu. "Ev benim, oyuncak benim. Naş naş!.."
Tercüman gerek
Kürtler, Perihan Mağden'in sıkıldığı "Barış istiyoruz, kanın durmasını istiyoruz" otomatiği oranında "biz iyi insanlarız, valla billa terörist değiliz, bölmek istemiyoruz, biz kurucu öğeyiz, bölmeyeceğiz, topaçlarımızla oynayabilirsiniz" cümleleri kurmaktan, milliyetçiliğin sınırlarını ve de ezen ile ezilenin aydınlarının, entelektüellerinin duruşunu çok da sorgulayamadı. Beraber halay çektikçe, kurabiye yedikçe, sorunların daha çabuk çözüleceğine olan yanlış itimat, sorgulamaları geciktirdi. Sadece Kürtler cephesinde değil, genel olarak böyle bir algı oluşmadı. Hal böyle olunca, Türkiye'de özellikle "Türk" kökenli entelektüelin "aydın olabilmenin" ön koşulu sayılabilecek çıtası saptı. Pek çok yazar ve entelektüel gibi Perihan Mağden'de de bu "önkoşul" problemi mevcuttur kanaatimce. (Ya da mevcutmuş diyelim.) Kürtlerin nerede ne oranda demokrat olması gerektiğine, nerede militarist nerede antimilitarist olması gerektiğine, kadınlarının "kalıbına uyan" lafları ne zaman, nerede etmesi gerektiğine karar verecek olan kimdir? Mağden'in yazısında gördüğüm üzere buna karar verecek merciler yine Kürtlerin dışında durup onu destekleme "lütfunda" bulunan entelektüellerdir. Burada söylenecek tek cümle var bence. Bir halk, kendi varlığını ya da siyasi temsiliyetini dillendirirken eğer askeri veya siyasi yaptırıma maruz kalıyorsa, aydın sorumluluğu orada belirir ve koşulsuz o halkın yanında yer alır. Bu kaba sözlük anlamıdır. Hiçbir aydının bu denli iç içe geçmiş iki toplum söz konusu iken "koşulsuz" tavır almasını beklemek anlamlı olmaz. Ama aydın, kendi siyasi, askeri, sivil temsiliyetini oluşturmuş, bu araçlarla doğru veya yanlış yöntemler kullanarak kendisini ifade eden bir "başka" halka, "ezen kimlik"i cebinde taşıyorsa hele, nasıl hareket etmesi gerektiğini bir koşul olarak sunamaz. Bu noktada Mağden diyebilir ki "Ben aydın değilim." Eyvallah derim, kim olursan ol, hakkında konuştuğun ya da yazıp çizdiğin toplum, bitişik dairede televizyonun sesini fazla açan görgüsüzler topluluğu değil, milyonları bulan bir kesimdir derim...
Bugüne kadar bir şeyi ziyadesi ile ve de karşılıklı "kıvırdığımızı" düşünüyorum. Bu kıvırma hali Kürtlerin kendisini sürekli "biz kötü insanlar değiliz" savunması altında hissetmesi, aydın ve entelektüellerin ise görmek istediği Kürdü görmesinde yattığını düşünüyorum. Bu hal fazla sürmeyecektir.
Türk kökenli aydın ve entelektüeller, karşılarındaki oluşumu yorumlamadan önce tanımak durumundadır. Öcalan'ı "diktatör", "terörist", "psikopat" gibi tanımlayıp, Kürtlerin de er geç hepten böyle düşüneceğini beklemek, Kürtlerin dağdakilerden bir gün soğuyacağını veya dağdakilerin durduk yere kendilerinden soğuyup aşağı ineceğini beklemek, Mağden'de olduğu gibi başkalarında da hayalkırıklığı yaratacaktır. Ve bu hayalkırıklığı öyle bir yere varacaktır ki "En güzel ve en cesur çocuklarını dağlarda öldüren" lanet bir halk ve siyaset noktasına ulaşacaktır. Nedir peki bunları dağlarda yiyen? Kenger toplamaya giderken, PKK denilen bir canavarın yollarını kesip onları yemesi midir sevgili Mağden? Bu çocukları dağa çıkaran güç nedir? Öcalan mı? Binlercesini birden ayıklayıp dağda öldürten bir kişilik korkunç bir diktatörlük müdür? Hayali kurmadan önce, depreme ve her türlü sarsıntıya dayanıklı temeller atmak lazım demek ki!
Bu yazı, bu konuyu kurtarmaz. Bu yazının tek derdi, potansiyel "pişman olası" kitleye bir uyarıdır. Kürt Kürt'tür! Bir gün bu kafasında yaralar olan, kaba saba, kıllı, iri yarı, eğitimsiz insanlardan sıkılabilirsiniz. Dert bu değil. Lakin hayalkırıklığına uğramak istemiyorsanız, kafanızdaki değil, karşınızdaki Kürdü dinleyin. Tercümana ihtiyaç duyacaksınız evet, ne yapalım, dil ayrı.