Barda ne oluyor?

Serdar Akar sinema kariyerine oldukça hızlı başlamıştı. 1998'de Altın Portakal aldığı 'Gemide', 2001'de İstanbul Film Festivali'nin en iyi film seçtiği 'Dar Alanda Kısa Paslaşmalar' gelecek vaat eden bir yönetmen olduğunun altını çizmişti.
Haber: ASLI DALDAL / Arşivi

Serdar Akar sinema kariyerine oldukça hızlı başlamıştı. 1998'de Altın Portakal aldığı 'Gemide', 2001'de İstanbul Film Festivali'nin en iyi film seçtiği 'Dar Alanda Kısa Paslaşmalar' gelecek vaat eden bir yönetmen olduğunun altını çizmişti. Akar hayranları bu ödüller sonrasında uzun yıllar Serdar Akar'ın "Yeni Sinemacılar" ekolü içinde daha da başarılı çalışmalar yapmasını bekleyip durdu. Bu arada oldukça değişik türlerde filmlere ve dizilere imza atan, Mimar Sinan mezunu mektepli Akar, en son geçtiğimiz yıl anti-Amerikancı vurguları ve testesteron hormonuna yaptığı bol göndermeyle özellikle gurbetçilerin ve yarı-lümpen erkeklerimizin gururunu okşayan 'Kurtlar Vadisi Irak' ile sinemalarda yer buldu. Bu sene karşımıza 'Barda' ile çıkan Akar, geçen yıl ruhunu okşadığı kitleyi bu sefer yerden yere vurmayı seçerken, gene dikkat çekmeyi ve tartışmaların odağı olmayı başarmış.
Barda, en başta, başarılı sinematografisi ve falso vermeyen düzeyli oyunculuk performansları ile göz dolduruyor. Uzun uzadıya detaylandıracak bir konusu olmayan 'Barda' kısaca, bir barda toplanan bir grup gencin, bar kapandıktan sonra gelen bir başka grup tarafından esir alınması ve işkence görmesini anlatıyor. Aralarda paralel montajla mahkeme sahnelerine kurgulanan film, işkencecilerin yargılanma süreçlerini ve ellerinde iktidar varken gösterdikleri "erkekliğin", bu iktidar kaybolduktan sonra nasıl zafiyet içerisine düştüğünü de betimliyor. Film, işkence sahnelerinden önce, bardaki gençlerin sınıfsal kökenleri, nasıl ailelerden geldikleri ve gündelik yaşamları hakkında bize ipuçları vererek başlıyor. Oldukça serbest yetişen, gelir düzeyi yüksek "beyaz Türklerden" oluşan grup, kadın-erkek ilişkisi konusunda fazla da kaç-göç sorunu yaşamayan oldukça "Batılı" bir zümreyi temsil eder. Sevgilisinden hamile kalan Pelin çocuğunu aldırmaktan bahsederken, Aynur, Güven, Nail ve diğer kankalar sık sık gittikleri bir barda buluşup gecenin geç vakitlerine kadar eğlenirler. Barmen Barbo ile de sıkı dost olan grup, geleneksel Türk aile değerlerine pek de uymayan, bu yüzden de büyük şehirlerde "yoz" olarak damgalanabilecek rahat bir genç kuşağı temsil eder. Ancak sonuçta bebeğini aldırmaya kıyamayan Pelin, Cenk'le evlenmeyi kabul eder ve "nikah bütün ayıpları örter" sözünün seyircinin bilinçaltındaki gücünün farkında olan yönetmen, bu "dejenere" grubu gene de geleneksel değerler çemberinden fazlaca çıkartmaz. Türk sinemasındaki kürtaj karşıtı tutucu filmlerden biri olan, Araf'ta genç kızın başına gelen felaketlerin sorumlusu olarak betimlenen "kürtaj günahı", burada gençlerin gördüğü işkenceyi az da olsa anlamlı kılabilecek bir sebep oluşturmaz.
İşkencecinin derdi ne?
Bu masum gençliğe tezat oluşturan işkenceci grubun toplumsal arka planı ise oldukça muğlak. Sosyetik barlara alınmayacak türden itilmiş bir grubu temsil ediyor olmalarından başka işkencecilerin aile ya da iş yaşamlarına dair pek az ipucu var filmde. Serdar Orçin'in başarıyla canlandırdığı 45, seyyar kebapçı, Nejat İşler'in oynadığı Selim karakteri de Beyoğlu'nun pis ara sokak büfelerinde döner-ekmek-ayran yiyerek karnını doyuran lümpen bir karakterdir. Büyük ihtimalle etrafta haraç kesen küçük çaplı mafya numaraları ile "yolunu bulan" bir tip. Aynı zamanda işkenceci çete, futbol düşkünüdür. Ancak mahkeme süresince yargıç ve savcı arasında geçen inandırıcılıktan uzak neredeyse komedi unsurları barındıran konuşmalardan anladığımız kadarıyla bu çete fazla da suça bulaşmış, sicili kötü kimselerden oluşmamaktadır. Peki o zaman kimdir bu kişiler ve neden yaparlar bu işkenceyi tanımadıkları gençlere?
Akar'ın filmi izleyici kitlesi olarak temelde o "beyaz-Türk" adı verilen elit zümreyi hedef alır (zaten "lümpenler" sinemaya da pek gitmez). Bu yüzden de işkence gören "temiz burjuva gençlerin" profilini çıkarmak kanımca yönetmen için yeterli görünmüştür. İzleyicilerin "kurbanları" tanıyıp kendilerinden olduklarını anlaması yeterlidir. Böylelikle, bardaki karanlık, klostrofobik atmosfere yakın bir seyir ortamında oturan seyirci kurbanlarla had safhada özdeşleşebilir, bu işkenceyi kendisi de bizzat yaşayabilir ve sadist çete üyelerinden tiksinebilir. Hatta savcının yargıca söylediği "bunlar insan değil canavar" sözüne bile inanabilir ve bazı insanlar canavar ruhludur, onları yok etmeliyiz anlayışını savunan Bush familyasına hak da verebilir. İşkenceciler yüzeysel olarak, köyden kente göç etmiş ama kentli olamamış, yoldan geçen kızlara laf atan, barlara almamakla, itip kakmakla, adamdan saymamakla pekala da haklı olduğumuz o kent magandalarıdır. Bunun şöyle bir altını çizmek yeterlidir. Film de neredeyse, "barlara almamak yetmez, bunların hepsini içeri tıkmalıyız" mesajını vererek, iyi burjuva çocukları ve kaka lümpen serseriler ikiliğini fazlasıyla vurgulayarak burjuvazinin vicdanına su serper. Tek istisna yaralı kızın kaçmasına göz yuman emir kulu ezik çıraktır. Burjuvazi de aslında ona sahip çıkıp kurtarmaya gayret eder. Ama Demirkubuz filmlerinde karşımıza çıkan "başkalarının suçları için kurban olma" temasına yakın bir biçimde zavallı çırak da iyiliğinin karşılığını göremez ve kötü lümpen çevresi ile beraber cezalandırılır.
Şiddeti kullan-ama-ma
Toplumsal şiddet ve bunun sonucu olarak karşımıza çıkan açıklanması güç cinnet, vahşet ve her türlü kıyım Türkiye'nin ayrılmaz bir parçası olmuş durumda. Bunun sinemaya taşınması mutlaka büyük sosyal eleştiri potansiyeli taşıyan cesur bir adım. Ancak hapishanede şişleme sahnelerinin ustaca vurguladığı, "kimsenin kimseden farkı yok" iması dışında bu toplumsal eleştiri potansiyelinin filmde yeterince kullanılmadığı kanısındayım. "Adalet mülkün temelidir" anlayışının, Türk yargı sürecinin ve bu süreç içinde karşımıza çıkan "derin" adalet uygulayıcılarının da biraz taşlanır göründüğü film genel ve anlamlı bir eleştirel toplumsal panorama çizemiyor. Öte yandan, filmin büyük çoğunluğunun bardaki işkence sahnelerinden oluşması, şiddeti "tüketilebilir" ve hatta zaman zaman "haz alınabilir" bir formata da sokuyor. Toplumsal taşlama amacıyla şiddeti değişik ölçülerde filmlerinde kullanan pek çok Batılı sinemacı ile (Haneke, Kubrick, Jarman, Kieslowski) kıyaslandığında Akar'ın filmi daha gişeye odaklanmış görünüyor.