Barış akdi imzası

Barış akdi imzası
Barış akdi imzası

?İzmir Yurttaş Meclisi?nin 19 Ocak?taki ?Ayrımcılık ve Nefret Suçlarıyla Mücadele Günü?nün afişi. Tüm afiş 2. sayfada.

Hrant'ın ruhuyla ilerlemek istiyorsan, nefret diliyle yürüyemezsin. Söz boğazına takılır, barışa adanmış bir hayatın karşısında
Haber: KARİN KARAKAŞLI / Arşivi

İlk okuduğumda sadece çarpıcı bir haberdi. Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da gayrimüslimlerin “Allah” kelimesini kullanması konusunda çıkan tartışmalarda dört kiliseye molotof kokteyliyle saldırı düzenlenmiş. Şöyle diyordu ayrıntılar: “Yüksek Mahkeme, Hıristiyanların, anayasal hakları gereği Allah kelimesini kullanabileceğine karar vererek, hükümetin bu konudaki yasağının kanunsuz olduğunu ilan etti. Malezya’daki Roman Katolik Kilisesi 2007 sonunda, hükümetin Müslüman olmayanların yayımlarında Tanrı kelimesini Allah olarak çevirmelerini yasaklaması üzerine dava açmıştı. Malezyalı yetkililer, Allah kelimesinin İslami bir kelime olduğunu ileri sürerek, Tanrı’yı ifade etmek için sadece Müslümanlar tarafından kullanılabileceği ve diğer dinlerce kullanımının yanlış olacağında ısrar ediyordu.”
Hani bazen en ilgisiz ayrıntılardan kendine dair beklenmedik bir gerçek yakalarsın ya, haberden başımı kaldırdığımda Allah ve Tanrı kelimelerinin içiçe geçtiği bir dilin ta kendisi olduğumu fark ettim. Ve Allah ile Tanrı kelimelerinin ikisinin de yetmediği o günü anımsadım. Çünkü bellek dediğin zaten yekpâre bir zaman döngüsü. Ve her seferinde 19 Ocak diye bir tarihe doğru, bir geri bir ileri sarılıyor zaman bobini. Önce yakardığımı hatırlıyorum, 10 dakika önce konuştuğum insanı televizyon ekranında fazlaca tanıdık bir yerde, boylu boyunca yatarken gördüğümde. Allah aşkına Tanrım, yaralı olduğunu söyle. Ama tepelerden hiç ses çıkmadı. O kan mı, diye sordum birilerine. Ses çıkmadı. Ben de küfrettim: Allah belanı versin Tanrım. İnançlı ol ya da olma, muhteşem düzeni, mantıkla açıklanamayacak tesadüf ve eşzamanlılıklarla dolu hayata küfrettiğinde hiç olursun. Hiç oldum.
Acının, nefretin ve öfkenin ta kendisi olduğum zamanları biliyorum. Galiba ilk bu duyguları taşıyan kendimden utanacak kadar yabancılaştığımda başladım şifalanmaya. Utanmak çok insani, çok sağaltıcı bir duygu. Utanarak kelimeleri, iyi anlamlar, geniş zamanlar için yanyana getirmeye koyuldum. Sebebi de çok basit: Hrant Dink’in ruhuyla ilerlemek istiyorsan, nefret diliyle yürüyemezsin. Söz boğazına takılır, barışa adanmış bir hayatın karşısında.
Onun çalışkanlığından çok etkilendiğimi bilirim. Çalışmaktan kastım, hesapsız kitapsız bir adanmışlık. Bu vecd halindeki çalışmanın adını “eşek gibi çalışmak” koymuştu. Zaten eşeği öteden beri çok sever. Hrant, bu emeği en çok da barış için verdi. Söz barışa geldiğinde de öyle güvercine pek itibar etmeyip “Barış için eşek gibi çalışmak gerekir” dedi. Eşeğin nasıl sevaplı, nasıl sebatkâr bir hayvan olduğunu ballandıra ballandıra anlatarak.
Elbet o zamanlar ben bu eşek güzellemesini daha çok şakaya vurarak dinlemiştim. Ama kendi tabiriyle eşek gibi sırtladığı her şey, boşluğuyla birlikte üzerimize döküleli beri, o eşek de başka bir şeyin simgesine dönüştü. Hrantsız olmak sanki başta Türkiye olmak üzere herkes için ayrı bir sınav.
Sınav iki bölümden oluşuyor. Bir tanesi 19 Ocak tarihini milada çeviren bir adalet isyanı. İlmeği kaçmış bir kazak gibi söküldü, onu açık hedef haline getiren ortak düzen. Yargı, medya, devlet boyutları gözümüzün önüne serildi. Sezilen her şeyin adı kondu. Dahası Ergenekon sürecinden Kafes operasyonlarına, Doğu’daki faili meçhullerden kozmik odalara bilmenin sorumluluk getirdiği ne denli oyun varsa su yüzüne çıktı o tarihten bu yana. Bu nedenle Hrant Dink cinayetinin, asıl azmettiricileri ile ortaya çıkarılmasını talep etmek, başka türlü bir Türkiye dilemenin de akdidir. Öte yandan bir akit, yılın geri kalan tüm günlerini kapsar. Hrant Dink’in barış mücadelesini sürdürmek, “Hrant olsa şimdi ne yapardı?” sorusu eşliğinde yola devam etmeyi gerektirir.
Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleştirilme çabasında, sınırın açılması talebini gümbür gümbür dile getiren olacaktır bu Hrant Dink. Kapalı kapılar ardında, bürokrasi düzeyinde yürütülen temasların her iki ülkede ve diasporada halk tabanına yayılmasını isteyecektir. “İkna olunmamış nokta sadece uzlaşmadır, barış değil” diyecektir. Barışın ne kadar emek ve karşılıklı güven isteyen bir yaşama biçimi olduğunu hatırlatacaktır.
Kürt açılımında da kendi kimliğinden hareketle hem Kürtlere, hem hükümete samimiyetle seslenmeyi bilecek, hiçbir şeyi sadece reel politiğin günlük insafına bırakmamanın gerekliliğini anlatacaktır bıkıp usanmadan. “Hani bizim Avrupa Birliği vizyonumuz?” diye soracaktır İsrail’le diplomatik kriz gürültüsünün ortasında. Avrupa’ya gittiğindeyse “Siz Türkiye’nin demokratikleşme süreci için ne katkıda bulundunuz?” diye soracaktır şikayet sıralaması beklenirken. Ergenekon sürecini, İttihatçı zihniyetin farklı tezahürlerle karşımıza çıkan resimleri eşliğinde anlatacak, yine halktaki kafa karışıklığının, medya maniplasyonlarının altını çizecektir. Barış, bitmek bilmez bir ikna çabasıdır ne de olsa. 

‘Verdim gitti be...’
1996 tarihli yazısında bu iflah olmaz mücadeleciliğinin sebeplerini olanca açıklığı içinde paylaşmış: “Barış dendi mi fırlarım hiç düşünmeden, ‘Ben varım’ derim önkoşulsuz. Ben atıldıkça etraf-tarafım önüme dikilir. ‘Dur yahu sakin ol biraz, ne zıplıyorsun öyle hemen, bakalım bunun ardında neler var.
Sana bulaşan eden var mı? Sen kendi işine bak. Bak bu tür ‘barış barış’ diyenleri günün birinde punduna getirip bir şekliyle halletmiyorlar mı? Bir an duraklıyor insan, ‘Doğru yahu, hakikaten de öyle olmuyor mu?’ diyor kendi kendine. İşte bu bir anlık bocalama savaş kışkırtıcılarının en büyük silahı aslında... Ve Barış’ın önündeki en ciddi engel...
Bir diğer engel de erdemli kavramların artık haddinden fazla ‘gevelenen kavramlar’ haline dönüşmüş olması... ‘Hoşgörü’ dedikleri şey meselâ... Ne de bol kullanılıyor şu sıralar. ‘Barış’ da öyle... Bol keseden bozuk para gibi harcanan kavramlardan biri de o. Bu kavramlar daha çok uzar lâkin... Durun az biraz. Fırlama anımdayım şimdi... Az ötede insanlar barış için imza istiyorlar yine. Ben durur muyum şimdi. İmzamı atayım önce... Siz sonra uyarın beni. ‘Ortada bunca silah dolaşırken, bir imza ile ben nasıl barış sağlarım?’ diye kendi kendime sormuyorum da değil hani. Ama ne yapayım huyum kurumasın işte. Barış’a ne zaman kanmadım ki? Verdim gitti be... Savaşın ölümü imzamdan, benimki de Barış’tan olsun!”
Hrant Dink, hayatının altına imzasını atarak yaşadı. Biz hangi akdi imzalıyoruz, mesele artık bu. O, nasıl olsa bizi hep izliyor olacak.