Barış gazeteciliğinin zamanıdır

Dünya Irak işgaline hazırlanırken, şimdi başımıza Kuzey Irak fatihi kesilenlerin savaşa katılmanın yararları üstüne kestikleri bakkal hesaplarının uğultusunda yine savaşın tanımını yapmaya çalışıyorduk.
Haber: YILDIRIM TÜRKER / Arşivi

Dünya Irak işgaline hazırlanırken, şimdi başımıza Kuzey Irak fatihi kesilenlerin savaşa katılmanın yararları üstüne kestikleri bakkal hesaplarının uğultusunda yine savaşın tanımını yapmaya çalışıyorduk.
Savaş hazırlığı, sansürüyle birlikte gelir. Savaşçı muktedirlerin kamuoyunu şehitlik mertebesinin kutsiyetine bir kez daha ikna etmesi, düşmanın canavarlığı üstüne dolduruşa getirip öfke ve nefreti körüklemesi sürecinde savaş karşıtı görüşler en iyi ihtimalle nanemolla demokratların mızmızlığı olarak yaftalanır. Bu savaş iklimini hazırlama aşamasında tehdit ve şantajlarla soluksuz bırakılan müstakbel şehit ve yakınlarının kafasında düşmanın cebren ezilmesinin şart olduğu konusunda en ufak bir kuşku yaratacak iletişim kanalları mümkün olduğunca sansürle tıkanır. Bu nedenle uygarlığıyla karşımızda sırıtaduran dünyanın en itici bulduğu kelimelerden biri BARIŞ olmuştur. Barışın savunulması, politik bir hareket olarak da en tehlikeli sistem karşıtlığı olarak görülür. Çünkü barışı savsöz olarak benimseyenler elbette sadece dünya üzerinde dostluk ve dayanışmanın sözcülüğünü üstlenmekle kalmayıp bütün sistemin işleyişini sorgulamakta, üstüne kurulu olduğu iktidar makinesini kurcalamaktadır.
Savaş, dünyanın hızına ayak uyduramayanların, yüzyıllar boyunca üstünde tepinilmiş insanların, kalabalık yapanların, kirli, çirkin, siyah olanların, işsiz, az beslenen, cahil olanların nüfusunu kontrol edebilmek için arada başvurulan bir temizlik harekâtıdır. Savaşlara yoksullar gönderilir. Yoksul ülkelerin yoksulları birbirine kırdırılır. Dünyanın dengesi yeniden kurulur.
Şimdi bu ülkenin yoksullarının birbirine kırdırıldığı lanetli bir mevsimden bir türlü geçemiyoruz.
Hakkari'de öldürülen gençlerin ardakalan fotograflarına bakarken burnumuzun direğini sızlatan, yüreğimizi mengene gibi sıkan bir şey de yüzlerindeki taşra-varoş masumiyeti. Yoksul ana-babalarının kınalı kuzuları. Kavruk melekler.
Esir alınan askerlerden birinin anası Kürtçe yakarıyor. 'Ben onu limon bahçelerinde büyüttüm' diye. Bir diğeri Arapça konuşuyor.
Dünyanın nimetlerine hep uzaktan, kapı aralığından bakarak yaşamış, çocuğunu büyütebilmek için başkalarının yükünü taşımış, mal gibi kamyonlara yüklenip tarım köleliği yapmış insanlar.
Onların canlarıyla kabadayılık yapan, kapıldıkları milli galeyanının sopası olarak o kavruk çocukları misliyle feda etmeye hazır insanların çığırtkanlığı karşısında sakin ama kararlı durmak zorundayız.
Onlar artık PKK hedefini de genişletip hazır Kuzey Irak'a girmişken Barzani'nin kellesini de istiyorlar.
Türk'ün gücünü dünyaya göstermenin zamanı geldiğine inanıyorlar.
Güçten anladıkları memleketin her yanındaki müstakbel şehitler, korku, yılgınlık ve yoksulluğun daha beteri.
Doç. Dr. Aziz Konukman ve iktisatçı Mustafa Sönmez bianet'e Kuzey Irak'a olası bir operasyonun bütçede değişiklik yapılması anlamına geleceğini, maliyetin yine sağlık, eğitim, adalet kalemlerinden karşılanabileceğini, hatta yeni dolaylı vergilerin ve zamların da kullanılabileceğini söylüyorlar.
Bu, operasyonun maliyetini özellikle emekçilerin karşılaması anlamına geliyor. Sönmez "Dolaylı vergiler tüketicilerden alınır. Bu nüfusun ana gövdesini de çalışan kesim oluşturur"; Konukman "Operasyonun boyutu ne olursa olsun, hükümet bunu bütçelemek zorunda. Ek paketler her zaman emekçilerden karşılanır" diyor.
Yakın zamanda "Doğu-Güneydoğu'nun Artan Yoksulluğu ve Çözüm: Barış" raporunu yayınlayan Sönmez çatışma ortamının bütün topluma kaybettirdiklerini özetliyor:

  • Eğitimden, sağlıktan kısılan kaynaklar güvenlik harcamalarına yöneliyor. Toplum vergileriyle savaşı finanse ediyor.
  • Bölge daha çok mağdur oluyor. Kaynaklar ülkenin herhangi bir yerinden daha fazla asker ve polis harcamasına ayrılıyor.
  • Şiddet ikliminden dolayı geçim kaynakları kaybediliyor. Tarım çökertilmiş durumda. Göç sonucu Diyarbakır, Van, Urfa işsiz dolu.
  • Bölgenin ihtiyacı olabilecek sermaye de Batı'ya göç ediyor.
    Sönmez raporun çözüme bağlıyor: "Çeyrek yüzyılı bulan 'düşük yoğunluklu savaşın' gerekçesini oluşturan harcamaların, barışın tesisiyle sivil harcamalara dönüştürülmesi, iş ve aş yaratan yatırımlara dönüştürülmesi, bölge insanının beklentilerine daha çok cevap verecektir."
    Şu uğursuz günlerde çoluk çocuğu sınıflarından çıkarıp bir elde bayrak öteki el kurt başı sokaklarda yürüten, bu gösterilere alkış tutup birer gurur vesilesiymiş gibi yüzümüze tutanların gazetecilikten anladığının özeti için Johan Galtung'a başvuracağım. "Barış Gazeteciliği" tanımının sahibi olan profesör, 1998 yılında yayınlanan tablosunda Barış/Uzlaşmazlık gazeteciliği ile Savaş/Şiddet Gazeteciliğini karşılaştırıyor. Bianet sitesinden tablonun bütününe ulaşmak mümkün.
    Halk odaklı Barış Gazeteciliğinin yaklaşımı, bütün acılara odaklanmak; kadınlara, yaşlılara, çocuklara, bütün sesi duyulmayanların sesini duyurmak; bütün haksızlık yapanları adlandırmak; halkın içindeki barıştırıcılarına odaklanmak iken seçkin odaklı Savaş Gazeteciliğinin yaklaşımı, "Bizim" acılarımıza odaklanmak; güçlü kuvvetli seçkin erkeklere odaklanmak, onların borazanı olmak; "Onların" haksızlık yapanlarını adlandırmak; Seçkinlerin barıştırıcılarına odaklanmaktır diyor Galtung.
    Bana en vurucu gelen, Barış'ın tanımı üstüne olan yaklaşım farklılığı. Çözüm odaklı Barış/Uzlaşmazlık Gazeteciliği açısından Barış= Şiddetsizlik+Yaratıcılık iken zafer odaklı Savaş/Şiddet Gazeteciliği açısından Barış= Zafer+Ateşkes'tir.
    Aynı memleketi paylaşan insanları birbirlerine karşı kışkırtan, dünyaya ve Kürtlere bir ders vermenin yararlarından dem vuran medyamızın başındakilerin gazeteciliğin ilkelerini bir kez daha gözden geçirmesi gerekiyor. Hem de hiç vakit kaybetmeden. Biliyoruz ve kaydediyoruz; yaptıkları, Güneydoğu'dan ölüm haberleri gelir gelmez sokakları dolduran kavruk bayrak satıcılarının girişimciliği kadar masum değil.
    Barış için can atanlar savaşa can pazarlamaz.