Barış talebi toplumsallaştırılmalı

Türkiye'de siyaset, önümüzdeki yıl içinde yapılacak iki önemli seçime (cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği genel seçimlerine) kilitlenmiş durumda.
Haber: FAZIL HÜSNÜ ERDEM / Arşivi

Türkiye'de siyaset, önümüzdeki yıl içinde yapılacak iki önemli seçime (cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği genel seçimlerine) kilitlenmiş durumda. Hükümet açısından bunun anlamı, "devletin kurumları"(!) ile çatışmaya yol açacak ve/veya seçmen tercihlerinin kendi aleyhine işlemesi sonucunu doğuracak bazı temel sorunları askıya almak olacak. Bugüne kadarki performansına ve tercihlerine bakıldığın da AKP'nin YÖK, üniversiteler, imamhatipler, başörtüsü ve Kürt sorunu gibi "netameli" alanlara dokunmama, hatta mümkün oldukça hiç değinmeme üzerine kurulu bir seçim stratejisi izleyeceğini söylemek mümkün.
AKP'nin seçim stratejisinin belirlenmesinde, Türkiye'deki cari askeri vesayet rejimin iki önemli sonucunun etkili olduğu söylenebilir. İlki, devlet iktidarını temsil eden silahlı bürokratların verili sistem içerisindeki imtiyazlı konumlarını muhafaza etmesidir. İkincisi ise, çeşitli devlet aygıtlarınca desteklenen, medyanın ve büyük sermayenin bir bölümünde de taraftar bulan bu rejimin, siyasal iktidarı bir kıskaç içerisine almasıdır. Bu kıskaç, siyasal iktidar(lar)ın toplumda çözülmesi konusunda beklenti yaratan, ancak "devlet iktidarı"nda bir karşılığı olmayan sorunlara çözüm üretmesini güçleştirir. Askeri vesayet sebebiyledir ki, siyasal iktidarlar kendilerini daimi bir kuşatılmışlık içinde hisseder ve devlet iktidarının hassas olduğu sorunlara dokunmayıp bunları sürekli erteler. Mevcut hükümetin ruh hali de budur; AKP, devletle arasında bir sürtüşmeye yol açmamak için kendi seçmen tabanının isteklerini geçiştirip onları ikna etmeye ve genel seçimlere kadar olan süreci herhangi bir "tren kazası"na mahal vermeksizin "kontrollü" bir şekilde geçiştirmeye çalışıyor.
Kürt sorunu askıda
Kürt meselesinde de aynı stratejinin uygulanacağı anlaşılıyor. Yükselen tepkisel milliyetçiliğin sandıkta kendi aleyhine bir sonuç yaratmasından endişe duyan AKP, bu sorunun çözümünü de askıya almış bulunuyor. Gerek Başbakanın ve gerek diğer üst düzey partililerin son aylarda sarf ettiği sözlerden ve takındıkları tavırlardan bunu görmek mümkün. Hükümet, Kürt meselesinin çözümüne yönelik adım atmak bir tarafa, sorunun adını bile telaffuz etmeden, ateşkesin ve Mehmet Ağar'ın yeni söyleminin yarattığı yumuşama ortamından yararlanarak önümüzdeki süreci "kazasız-belasız" atlatmak istiyor. Diğer toplumsal sorunlar gibi bu sorunun çözümünü de genel seçimler sonrasına ertelemiş görünüyor.
Seçimlere endeksli olan bu strateji iki önemli beklenti üzerine kurulu. Birincisi, cumhurbaşkanlığına AKP'li veya bu partinin onaylayacağı bir ismin seçilmesi ikincisi ise, genel seçimlerde tek parti hükümeti kurabilecek bir parlamento çoğunluğunun elde edilmesi. Söz konusu beklentilerin hesaba katmadığı ya da katmak istemediği bir ihtimal var. O da, ateşkesin bozulması ve ülkenin yeniden şiddet/terör sarmalına kapılmasıdır. Genelkurmay Başkanlığı'nın bölgedeki askeri birimlere operasyonları artırma talimatı verdiğine ilişkin gazetelerde yer alan haberler ile bahar aylarında ateşkesin bozulabileceğinden söz eden PKK kaynaklı haberler birlikte değerlendirildiğinde, bu ihtimalin hiç de yabana atılır cinsten olmadığı görülecektir. Böyle bir ihtimal, bütün hesapları altüst edebilecek niteliktedir. Zira çatışmaların başlamasıyla anne babaların korkulu bekleyişleri artacak, yüreklere ateşler düşecek, cenazeler gelecek ve cenaze törenleri her iki tarafın şiddet yanlıları için bulunmaz bir ortam yaratacaktır. Pusuda bekleyen karanlık güçler, tıpkı geçmişte olduğu gibi, çeşitli yöntemler kullanmak suretiyle ülkeyi bir kaosun eşiğine getirmek isteyeceklerdir. Milliyetçi duyguların şahlanacağı böylesi bir ortam, şüphesiz ki seçim sonuçlarını da etkileyecektir.
Sivil inisiyatif
Akıllarımızdan bile geçirmekten ürktüğümüz bu kâbus senaryosu bir ihtimal olarak karşımızda bulunduğuna, Türkiye'de hiçbir siyasi iktidar tek başına bu meselenin sorumluluğunu üstlenemeyeceğine ve önümüzdeki dönem bir seçim dönemi olduğuna göre, çözüm ve barış yanlısı herkesi(mi)n sorumluluğu paylaşması ve elini taşın altına koyması gerekir. Bu bağlamda atılacak adım, genel seçimler sonrasına ertelenmiş gibi görünen siyasi çözümün önünü açıp onu kolaylaştıracak geniş tabanlı ve güçlü bir sivil inisiyatif yaratmak olmalıdır. Böylesi bir oluşumun kısa vadeli/öncelikli hedefi, dağdaki silahlı unsurların -tıpkı 1999'da olduğu gibi- ülke topraklarını terk etmelerini sağlama konusunda çaba harcamak olmalıdır. Zira eylemsizlik kararı almış olmalarına rağmen, elinde silah tutan insanların var olduğu bir ortamda sağlıklı işleyen bir diyalog sürecini sürdürmek mümkün olamaz. Orta vadeli (genel seçimler sonrası yeni bir hükümet kuruluncaya kadarki) hedefi ise, karşılıklı olarak birbirimizi anlayabileceğimiz ortak bir dili oluşturmak suretiyle, siyasi çözümden önce insani çözümü kendi aramızda üretmek ve bunu toplumsal talep olarak şekillendirmek olmalıdır.
Barış talebini toplumsallaştıracak olan bu hareket, bugüne kadar çeşitli adlar altında sürdürülen sivil arayışlara bir alternatif değil, onları da içine alan ve bütünleyen bir hareket olmalıdır. Uzunca süreden beridir devam edegelen demokratik çözüm ve barış yanlısı sivil çabalar, Kürt meselesinin tanıtılmasında ve çözümüne ilişkin birtakım ortak mutabakatların üretilmesinde çok ciddi katkılar sundu. Ancak bir tespit olarak söylemek gerekir ki, bütün bu çabalar hep toplumun belirli kesimleriyle sınırlı kaldı. Gerçekten de, bugüne kadarki sivil arayışlar toplumun geniş kesimlerini kucaklamaktan uzak kaldı. Genellikle toplumsal sorunlara duyarlı liberal, demokrat, sosyal demokrat ve sosyalist aktörlerle sınırlı olarak sürdürüldü. Bu nedenle söz konusu arayış ve çabalar bir türlü toplumsallaştırılamadı.
Eksik ayak
Kürt meselesine yönelik duyarlılığı artırabilmek ve barış talebini toplumsallaştırabilmek için, bugüne kadar çeşitli nedenlere bağlı olarak bu meseleye büyük ölçüde kayıtsız kalan dindar/muhafazakâr kesimleri de bu sürecin bir parçası haline getirmek gerekir. Ancak böylelikle sivil inisiyatifin eksik ayağı tamamlanmış ve geniş bir toplumsal desteğe kavuşma şansı sağlanmış olur. Toplumsal bağları güçlü, insanlarla yüzyüze ve sıcak ilişkiler geliştirmede çok daha başarılı olan muhafazakâr gazeteci, yazar, sanatçı, entelektüel ve özellikle de kanaat önderlerinin bu sürece dâhil olmasıyla ciddi bir sinerji yaratılabilir.
Böylesi geniş tabanlı bir sivil oluşum, yalnızca diyaloğun nicel ve nitel yönünde değil, aynı zamanda mekânında da bir değişim yaratacaktır. Bugüne kadar İstanbul-Ankara-Diyarbakır ekseninde sürdürülen diyalog çabaları, bundan böyle Trabzon, Denizli, Kayseri, Erzurum, Konya ve Antalya gibi illeri de içine alacak şekilde çok-mekânlı olarak sürdürülecektir. Bu durum, empati ve anlamaya dayalı olarak işleyecek diyalog sürecinde üretilecek ortak mutabakatların etki gücünü de artıracaktır. Öyle ki, hiçbir güç, toplumsallaşan barış talebinin karşısında durma cesaretini gösteremeyecektir.

FAZIL HÜSNÜ ERDEM: Prof. Dr., Dicle Üni.