Barışı aramak

20 Eylül 1992 yılında Diyarbakır'da öldürülen Musa Anter için, ailesinin AİHM'ye açtığı dava, Türkiye'nin mahkumiyetiyle sonuçlandı. Yaşam hakkının ihlali ve suikastın aydınlatılması için yapılması gereken soruşturmanın eksik yürütüldüğü gerekçesiyle AİHM, Türkiye'yi suçlu buldu ve Musa Anter'in çocuklarına tazminat ödemeye mahkum etti.
Haber: ORHAN MİROĞLU / Arşivi

20 Eylül 1992 yılında Diyarbakır'da öldürülen Musa Anter için, ailesinin AİHM'ye açtığı dava, Türkiye'nin mahkumiyetiyle sonuçlandı. Yaşam hakkının ihlali ve suikastın aydınlatılması için yapılması gereken soruşturmanın eksik yürütüldüğü gerekçesiyle AİHM, Türkiye'yi suçlu buldu ve Musa Anter'in çocuklarına tazminat ödemeye mahkum etti. Aynı dava için, eksik soruşturma yapıldığı gerekçesiyle, benim AİHM'ye yaptığım başvuru ise henüz sonuçlanmış değil. Ama muhtemelen, bu başvuru da mahkumiyetle sonuçlanacak. Çünkü, cinayetten sonra farklı tarihlerde yaptığımız bütün suç duyuruları, etkin bir soruşturma için gerekçe kabul edileceği yerde, bu davadaki suskunluk her nedense sürüp gitti.
Olay tarihinde, kaldığı otelde, Anter'e edilen telefonların kaydı bile görmezlikten gelindi. Abdülkadir Aygan'ın itiraflarından sonra, bu davayla ilgili bütün kuşkular, aydınlanmamış noktalar, katilin kimliği dahil, açıkça ortaya çıktı. Aygan'a inanalım mı diye sorulabilir belki. İnanmamız gerektiği kanısındayım, çünkü Aygan o yıllarda öldürülüp toprağa gömülen üç kişinin gömülü olduğu yeri açıkladı. Yakınları yıllar sonra gidip Aygan'ın tarifini yaptığı arazide toprağı kazdılar ve evlatlarının cesetlerini buldular. Aygan, şimdi İsveç'te yaşıyor ve gerekli güvenceler verilirse, daha 40'a yakın cinayeti aydınlatabileceğini ve adil bir mahkemede yargılanmayı kabul ettiğini her fırsatta söylüyor. Yani Aygan hakikaten samimi! O ve daha çok sayıda itirafçıyla ilgili dava dosyası ise yargılananların JİTEM elemanı olmaları nedeniyle, hâlâ 7. Kolordu Askeri Mahkemesi'nde sürüyor. Bu mahkemede kısa süre önce yapılan son duruşmada ise Aygan ile ilgili gıyabi tutuklama kararı çıktı.
Apê Musa'yı anmak ve hatırlamak için bir yazı yazan dostu Yaşar Kemal, "Benimki belki tuhaf bir inanç. Ben hiçbir insanın, gözlerini kan bürümüş de olsa, işkenceci de olsa, yüzlerce insanın katili de olsa, Musa Anter gibilerine kıyabileceğine inanmazdım" demişti. Yaşar Kemal bu görüşlerinde ne kadar da haklı. Evet, kan revandı ortalık, karanlık basmadan şehrin sokaklarını terk ediyordu hayat ve bu sokaklarda sabahın ilk ışıklarına kadar ölüm kol geziyordu. Ama yine de hiçbirimizin aklına, kardeşliğe, barışa ve özgürlüğe adanmış bir yaşamın sahibi Musa Anter'in "fermanı kesilen" ve onun en yakın dostlarından biri Canip Yıldırım'ın deyimiyle "kitabı kapatılan" insanlardan biri olabileceğine inanmak gelmiyordu. O da inanmamış olacak ki, kendisine kurulan o hain tuzağı boşa çıkaramadı ve o tuzağın içinde can verdi. 75 yıllık ömründe tanıklığını yaptığı, acısını yaşadığı binbir beladan, tufandan her nasılsa kurtulmuş Musa Anter, sevgili Mehmed Uzun'un, "bir hiç, bir kimliksiz, bir ruhsuz insan, sadece kod adıyla yaşayabilen bir yaratık, imal edilmiş bir ruhsuz cani" diye tanımladığı bir itirafçı tarafından, ılık bir sonbahar akşamı, 20 Eylül 1992 günü, Diyarbakır'da, Cumhuriyet Mahallesi, 36. sokakta katledildi.
Benim kuşağımın gençleri, insanın ilk sevdalara, ilk aşklara tutulmasına benzer bir biçimde, ilk ulusal aidiyet duygularına, Musa Anter'in ve onun emsali Kürt aydınlarının yazdığı metinlerin anlamlarına gizlenmiş meşru ve haklı talepler üzerinden ulaşır ve böylece bir tarihe, bir kültüre, bir halka ve bir coğrafyaya ait olmaya doğru ilk adımı atmış olurlardı. Onun, Kamuran ve Celadet Bedirxan'ın, Osman Sabri, Kadri ve Ekrem Cemil Paşa, Edip Karahan, Nurettin Zaza, Canip Yıldırım gibi aydınların, yurtseverlerin yaşam öyküleri, henüz yeni keşfedilen ulusal bir tarihle iç içe geçmişti ve bu tarihin sayfalarında, yasakları delip keyifli bir yolculuğa çıkmak, kanımızı kaynatan ilkbahar aylarında, Diyarbakır surlarının dibine kurulan çay bahçelerinin o yumuşak ve serin sessizliğine, bir şafak vakti gelip oturmak gibiydi.
Birina Reş
Orada oturulurdu ve Musa Anter'in, kapağında, yüzünün yarısı tülbentle kaplı, kucağında çıplak bir çocuk taşıyan genç bir Kürt kadının yer aldığı siyah-beyaz fotoğrafı bulunan kitabı, 'Birina Reş/Kara Yara' ve George Politzer'in kırmızı kaplı, düz -fotoğrafsız kitabı- 'Felsefenin Temel İlkeleri' alçak kürsülerin ortasındaki düz ve dar masaların üstünde yan yana dururdu. Biri ulusal bir çığlık ya da belli belirsiz bir çağrının ardından doğduğuna inandığımız tarihsel bir aidiyet duygusu verirdi bize öbürü ise, çağcıl bir zorunluluğun, akılla hareket edip düşünmenin, yani diyalektiğin ve kanunlarının desturu gibiydi, onsuz olunmayacak bir destur...
Apê Musa'nın, Mardin'in Stililê (Akarsu) nahiyesinde bulunan Zivingê mağaralarından birinde doğduğunu bilirdik. Hayatının sürgünler, hapislikler, kuşatılmışlıklar, ihanetler ve amansız ama belki de gerekli yalnızlıklar içinde geçtiğini de.
Özür dilemek
Apê Musa'nın öldürülüşünün 13. yılında, bir başbakan, ilk kez devletin geçmişte hata yaptığını, bu hatalarla yüzleşmenin gerekli olduğunu açıklamıştı Diyarbakır'da. O halde bu hataların ne olduğunu bilmek ve açıkça adını koymak gerekiyor. Evet, Musa Anter'in, politikacı ve insan hakları aktivisti Vedat Aydın'ın, Mardin milletvekili Mehmed Sincar'ın ve daha binlerce insanın öldürülmesine göz yummak, bu insanları, o yıllarda derin devlet adına iş tutan gözü dönmüş bir takım adamların hedefi haline getirmek, hem bir hata hem de sistemli yapıldığı için bir halka karşı işlenmiş insanlık suçudur.
Bu türden suçlar maalesef birçok halkın tarihinde var. Bu halkları bugün yönetenler geçmişte işlenen bu suçlar için, hiçbir sorumlulukları olmamasına rağmen, kendisine karşı suç işlendiğine inandıkları halka ve topluma dönüp özür diliyorlar. Böyle bir erdem koyuyorlar orta yere. Peki, etnik bir çatışma ihtimalini bile artık yüksek sesle konuştuğumuz ve çatışmaların yol açtığı yaraların hâlâ kanamaya devam ettiği ülkemizde, dönüp ihlallere uğramış insanlardan, yakınlarını kaybetmiş ailelerden özür dilemenin, toplumsal barışa hizmet etmeyeceğini kim iddia edebilir?
Çünkü çok açık, AİHM'nin aldığı kararlar dahil, insanların kırılan onurlarını, incinen adalet duygularını, hiçbir yasa, hiçbir tazminat iyileştiremez ama ihlallere maruz kalmış insanlardan özür dilemek çok şey ifade eder. Üstelik bu ihlallerin meydana gelmesinde hiçbir katkınız ve payınız yoksa, bu özür dilemenin kıymeti çok daha büyüktür. Ve bizler, yani bu ülkenin yurttaşları, artık adaleti, hakkı, hukuku, Strasburg'ta, AİHM'de değil, bu ülkede aramanın imkanlarını, yollarını bulmalı ve yaratmalıyız. Anter davasında olduğu gibi, AİHM'den çıkan ve daha çıkacak olan mahkumiyet kararları, bugün de kanamaya devam eden yaramıza hiç mi hiç merhem olmuyor. Çünkü yaşadığımız suskun tarihin ya da susturulmuş tarihin sessizliğini AİHM'nin kararları değil, sadece biz dağıtabiliriz, bu tarihin içinde yer alan hakikatle, sadece biz yüzleşebiliriz. Bu bakımdan, açılış konuşmasını Yaşar Kemal'in yaptığı, kapanış konuşmasını ise Mehmed Uzun'un yapacağı 'Türkiye Barışını Arıyor' konulu Ankara'da dün başlayan ve bugün de devam eden konferansla birlikte bu yüzleşmeye bir kapı aralandığını ve gönlü demokrasi ve barıştan yana olan insanların bu anlamlı buluşmayla, yeni ve sivil bir alanı yaratmakta olduklarını görmek sevindirici.