Barışı kutsamak zamanı

Kaybettiğimiz çocuklarımızı uğurlarken bile aynı şeyleri söylüyorsak, artık bu sorunu çözmenin zamanı çoktan gelmemiş midir?
Haber: AHU ÖZYURT / Arşivi

Bağlar Hastanesi’nin morgunda yatan Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in cenazelerini beklerken minik bir bebek iğne olmaya geliyor annesi ve ağabeyiyle. Annesine soruyorum ismi nedir diye. “Bahoz” diyor. Ürperiyorum bir an. Minik oğlan paravanın arkasına geçiyor, iğneyi yiyince de bütün bebekler gibi üç dakikacık ağlıyor. Ama ne ağlama... Sonra yine cin gibi ayakta. Giderken bana bay bay yapıyor gülerek.

Böyle bir ruh hali içinde üç gün geçirdik Diyarbakır’da cenazeleri beklerken. İlk gün Mustafa Amca’nın meşhur lokantasında her şey yolundaydı. Gazetecilerin kente gelmesine alışkın Diyarbakır esnafı, hiç lafı eğip bükmeden konuya giriyor, “Süreç” diyor, “Aman provokasyon olmasın” diye devam ediyordu. “İnşallah bu sefer” diyordu.

Diyordu da herkes de bu cenazelerin ne kadar önemli bir sınav olduğunun içten içe farkındaydı. Daha önce geldiğimizde sokaklarda mutsuz gördüğümüz gençler, kızlı erkekli daha güler yüzlü olmuştu sanki.

Hep o “kaybedilen kuşak” ne kadar hazırdı kazanılmaya bir anda. Bir gecede güven gelmedi elbette sürece. Hemen çözülmeyeceği konusunda da Diyarbakır sokakları, belki de İstanbul’da, Ankara’da masabaşından atıp tutan köşe yazarlarından çok daha gerçekçi.

Üç kadının ölümü, en çok Diyarbakır’daki kadın siyasetçileri etkilemiş gibiydi. Çatışma ortamında hep “onlar ağlamasın” denen kadınlar, birdenbire direkt hedef olmuşlar ve kadınların üretme, yaratma, çoğaltma kabiliyetine kurşun atılmıştı bir anlamda. Onun için de en çok kadınlar üstlendi organizasyonu ve cenaze törenini.

“İyi yönetilemedi”

BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş, günlerdir şehrin üzerine kara bulut gibi çöken “Habur Sendromu” söyleminden öyle sıkılmıştı ki, Çarşamba sabahı basın sohbetine direkt bu konuyla başladı. “Bakın” dedi, “O sendromu biz yaratmadık. O süreci hükümet ve AKP ’nin içindekiler iyi yönetemedi. Şimdi kalkıp bize suç bulmasınlar. Orada dağdan silahsız inen bir avuç PKK ’lının yurda dönüşüne yönelik bir sevinç vardı. Burada ise üç cenaze var. Halkın bu üç isme duyduğu saygı ve aynı zamanda kızgınlık var. Ankara bunu iyi anlasın. Bu cenazeleri Habur Sendromuna benzetmek büyük hata olur.”

Haksız da değildi. Sokaklarda hayat normal ritminde akıyor, herkes cenazeleri bekliyordu. Şehrin yeni alışveriş merkezi Ninova’da akşam saatlerinde iğne atsanız yere düşmeyecek bir kalabalık vardı. Diyarbakır halkı kafasında “barışın temettüsünü” toplamaya başlamıştı bile. Havaalanı yoluna girdiğimizde ise bambaşka bir kalabalık karşıladı hepimizi. Sessiz sedasız binlerce insan siyahlar giymiş, beyaz atkılar takmış havalimanı girişine yürüyerek gelmişti. Damlarına tırmandığımız Kürt kadınlar, bizleri misafirleri gibi karşıladılar, sarılarak.

Sonra o kitle yürümeye başladığında bütün diğer sloganlar bir yana bırakıldı. Hep aynısını duyduk: “Şehid namırın/ Şehitler ölmez”.

Anadolu kentlerine gelen asker cenazelerini de böyle karşılamıyor muyduk? Onbinler bu sözlerle yürümüyor muyduk? Sözümüz de özümüz de aynı değil miydi? “Vatan bölünmez” de diyebilsek ne farkı kalacaktı Afyon’un, Balıkesir’in Diyarbakır’dan. Kaybettiğimiz çocuklarımızı uğurlarken bile aynı şeyleri söylüyorsak, artık bu sorunu çözmenin çoktan zamanı gelmemiş miydi? Ölümü değil hayatı, geleceği, aşkı kutsamanın zamanı gelmemiş miydi artık?

Perşembe sabahı

Hastanenin önünde genç kadınlar vızır vızır çalışıyorlar. BDP’nin Kadın Meclisi, DTK’nın Kadın Girişimi hepsi kollarında kırmızı ‘görevli’ bantlarıyla önce disiplini sağlıyor, ardından kimin hangi cenaze arabasına bineceği tespit ediliyor. Yol açılıyor. Korteje talimatlar veriliyor. Hiç itiş kakış yok. Erkeklerden hiç itiraz yok.

Hivdağ ve Rojin Gür kardeşler o ayazda kenarda kendilerine verilen görevi beklerken “Kararlıyız” diyorlar. “Başbakan’dan korkmuyoruz. Buradayız. Daha iyi olacağına da inanıyoruz. Kazanacağız.” Soruyorum endişeyle “Bunun kazanma kaybetme gibi olmaması iki tarafın da barışa inanması mümkün değil mi?” Rojin, “Elbette” diyor. Biraz şüpheyle.

Bütün Diyarbakır

Bağlar Hastanesi’nden Batıkent Meydanı’na giden yolda camlarda kadınlar, çocuklar izliyor cenazeyi. Ön saflarda siyasiler yürüyor, arkada neredeyse bütün Diyarbakır. Alana geldiğinde sadece kadınların omuzlarında üç tabut ortaya yerleştiriliyor. 200 bin kişi hıncahınç meydanı doldurmuş. Bir tek polis bile gözükmüyor. BDP tabanına hakimiyetini ispat ediyor; töreni olaysız tamamlayarak.

Genç kızlar, kadınlar bu üç kadının hikayesinde belki de sürece bambaşka bir yön vermeye hazırlanıyor Diyarbakır’da. Ama öbür tarafta da Aysel Tuğluk gözyaşları içinde kürsüde konuşurken, Leyla Zana otobüsün arkasında endişeli, yorgun ve üzgün. O bile yorulduysa diyor insan, nasıl yürüyecek bu “süreç”?

Fidan Doğan’ın babası kürsüden gözyaşlarını tutmayarak yüzbinlerce insana geldikleri için teşekkür ediyor. “Bugün kızımın doğumgünüydü” diyor, Nurhak’a yola çıkmadan önce. Hayatı kutsamak, kutlamak bu kadar kolayken, kader bizleri nasıl hoyratça savuruyor. Hakkari’nin kudretli dağlarına, Paris’in narin sokaklarına bakmadan.

Onun için elbette şehitler ölmez. Onlar hep o resimlerdeki gibi, çakı gibi üniformalar içinde genç ve yakışıklı, Paris’ten hayata gülümseyen gözleriyle güzel ve ışıl ışıl kalırlar. Barış cesaret ister. Yaşamak daha da fazlasını.