Başbakan ve kasabanın sırrı

Yarın, Beşiktaş adliyesinde Hrant Dink cinayeti davası görülecek. Hrant Dink davasında daha derine inmeye engel olan kasabanın büyük sırrı nedir?
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

Hrant Dink’in öldürülmesinin üzerinden dört buçuk yıl geçti. Hrant’ı devlet görevlileri ve milliyetçi çevreler işbirliği içinde, medyadaki tetikçilerin desteğiyle adım adım ölüme yolladılar. Emniyet görevlileri Hrant’ın katil zanlısını elleriyle koymuş gibi buldu. Hatta İstanbul ’dan Samsun’a giden otobüste zanlının etrafında sivil polislerin oturduğu bile rivayet oldu. Samsun’da emniyet görevlileri av hatırası fotoğrafı çektirir gibi mutlu mesut poz verdiler. Katil zanlısının elinde Türk bayrağı, arka fonda ise “Vatan toprağı kutsaldır. Kaderine terk edilemez” sloganı yer alıyordu. “O yazıyı şöyle kafasının üzerine denk getirebilir miyiz, arkadaşlar” diyordu emniyet görevlilerinden biri. Bu fotoğrafta bir tek ayakların altında yatan ceset eksikti.
Katil zanlısı 17 yaşındaydı. Daha sonra çocuk mahkemesinde görülmek üzere dosyası ayrıldı. Cinayeti kimin gerçekten azmettirdiği, yol gösterdiği, yardım ettiği, sonrası için vaatlerde bulunduğu ise hâlâ bütünüyle muğlak. Birkaç kişi bu konuda yargılanıyor yargılanmasına ama mahkemenin bu organize cinayetin maşalarını ve onların da yalnız bir kısmını yargılamakla kifayet etmekle yetineceği izlenimini davayı yakından izleyenler paylaşıyor. O maşaları tutan ellere dokunmaya ne iktidarın ne de yargının niyeti var. Başka ittifakların zarar görmemesi için mi? Belki. Konu Ermeni konusu olduğu, devletin içinde bu alanda da kirli faaliyet yürütenlerin olduğunu ve bunların geçmişte değil, bugün saygın konumlar işgal eden kamu görevlileri olduğunun ortaya çıkmaması için mi? Belki ve hatta yüksek bir ihtimalle. 

“Korkmadığımı söyleyemem”
Sosyalist, demokrat, sözünü esirgemeyen bir mücadeleci ve bir o kadar etkili bir diyalog insanı ama her şeyden önce Ermeni olduğu için öldürülen Hrant’ı katleden ve ona doğrudan yardımcı olanların yargılandığı dava yerinde sayıyor. 56 aydır Hrant Dink davasının takipçileri olan Hrant’ın Arkadaşları Başbakan’a bir açık mektup yazdılar. Geçen Perşembe gününden beri birçok köşe yazısı sütunlarını bu mektuba ayırdı. Bazı gazetelerde mektup birçok kez yayımlandı. Bazılarında ise hiç yer almadı. Radikal İki’de de bugün iki ayrı yazının içinde yer alan bu mektupta, “Sayın Başbakan, nedir daha derine inmeyi engelleyen o büyük kasabanın sırrı? Nedir sözünüzü tutmanıza mani olan?” diye soruluyor. Bazı gazetelerde bu mektubun hiç yer almamasının nedeni belki de bu soru.
Hrant kendisini saran cenderenin bilincindeydi. “Agos’un ve Hrant Dink’in yazılarından hoşlanmıyorlar, çünkü ezberleri bozuluyor. (...) Ezberlerini unutuyorlar. Ezberi unuttukça da hırçınlaşıyorlar” diye yazıyordu 2 Mart 2004 tarihli Agos’ta (Bu Köşedeki Adam, Hrant Dink Vakfı Yayınları). “Korkmadığımı söyleyemem” diye devam ediyordu. “Ama tasalanma hemen, ülkemi bırakıp kaçacak değilim. Alışkınım zaten böyle yaşamaya. Bundan sonra biraz daha korka korka yaşarım…Hepsi bu.” Hepsi bu değildi.
Hrant’ın Sahiba Gökçen’in Ermeni asıllı olduğu iddiasını Agos’ta dile getirmesini manşete taşıyarak 21 Şubat 2004’te Hürriyet’in başlattığı teşhir ve yıpratma kampanyası, ertesi günü bir Genelkurmay bildirisiyle taçlanmıştı. İstanbul vali yardımcısının odasında dile getirilen örtülü tehdidi, Agos önünde Ülkü Ocakları İl Başkanı Levent Temiz’in başını çektiği bir grup ülkücünün “bir gece ansızın gelebiliriz” açık tehdidi izlemişti. Diğer slogan, Hrant’ın katilini taşıyan jandarma cezaevi aracında da yazıyordu: “Ya sev ya terk et”. Ülkücüleri Kemal Kerinçsiz ve şürekasının suç duyuruları, mahkeme önü gösterileri izledi. Veli Küçük de oradaydı. 

Eğer yakalanmasaydık
Hrant’ın hakkında Türklüğe hakaretten açılan davanın yanında 2006’da bir başka kampanya daha başlatıldı. İstiklal Marşı’nda “Kahraman ırkıma bir gül” mısrasındaki ırk kelimesini eleştirmesine karşı Milliyet’te Taha Akyol, söz konusu kelimenin “ırk”ı değil, şiir ahengi için kullanılmış edebi bir ifade olduğunu iddia etmekle yetinmeyip “milli sembollere saygılı, özenli olmak gerektiği” konusunda uyarıda bulundu. Ekrem Dumanlı da, Zaman ’da “Kışkırtıcı söylemler olmasa, milliyetçilik, kafatasçılığa doğru kayar mı hiç?” diye sorup “Aşırı milliyetçilik asıl gücünü milliyetçiliğin yükselmesinden endişe duyan kişilerin tahrikinden alıyor olmasın” gibi ilginç bir iddia dile getiriyordu. Dolaylı biçimde, milliyetçiliğin yükselmesinden endişe duyanları aşırı milliyetçiliği beslemekle suçluyordu. Hrant milliyetçileri tahrik etme suçunu işleyen ya da en azından bu sorumsuz davranışları sergileyen bir Ermeni’ydi. Sessiz sedasız, gözden ırak yaşayan Ermenilerden değildi. Ermeniler ya giderlerse ya da bir tür toplumsal ve kültürel tesettüre girerlerse, bu tahrikleri son derece hassas milliyetçilerin tahrikleri kabarmıyordu.
Ardından Haziran 2006’da, “eğer yakalanmasaydık İstanbul’da Ermenileri öldürecektik” itirafı gazetelerde bir görünüp kayboldu. Bu konuda yazdığı yazıda Hrant, Adalet ve İçişleri Bakanlarını, İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürünü açıklığa davet ediyordu. Önemli bir şey varsa “tedbir alınmıştır, kimse tereddüt etmesin” ya da “dedikleri zırvadan ibaret, kimse kaygılanmasın” türünden bir çift laf edin, diyordu. “Ve biz biliyoruz ki diye ilave ediyordu, “bu adamlar yakalandı ama onlar o kadar değil!” O kadar olmadıkları yedi ay sonra ortaya çıktı.
2007’nin ilk haftasında yazdığı yazıya şöyle başlamıştı: “Fol yok yumurta yokken yumurtlanmış bir ahkam değil 2007’nin çok zor bir yıl olacağını bugünden dile getirmek.” “Fol da var, yumurta da…” diyordu ardından ve bugün hepimizin kendimizi biraz suçlu hissetmemize yol açan bir cümleyle devam ediyordu: “Kuluçka ısınmaya başladı bile.” Bir hafta sonra, “Niçin hedef seçildim” başlıklı yazısını yayımladı. “Ruh halimin güvercin tedirginliği” ise son yazısı oldu. Civciv kuluçkadan çıkmıştı. 

Adalet için
Hrant’ın katilinin izlendiğini, neredeyse tüm polis ve jandarma camiasının bu cinayet hazırlığından haberi olduğunu, katilin yakalanmasını izleyen günlerde parça bölük ortaya saçılan bilgiler ele verdi. Ama Hrant’ın arkadaşlarının mektubunda dile getirildiği gibi, bu konuda dilekçe verilen “topyekûn devlet, kendini katile yakın gördü”.
Yarın, 19 Eylül Pazartesi, Beşiktaş adliyesinde Hrant Dink Cinayeti davasının bilmem kaçıncı duruşması yapılacak. Belki artık soruşturmanın derinleştirilmesine son verilip eldeki delilleri yeterli gören savcılık değerlendirmesini sunacak. Ondan sonra karar aşamasına gelinecek. İnsan, yukarıdan bir elin açığa çıkmış şüphelileri aşmayacak biçimde bu davanın bitirilmesini emrettiği izlenimi ediniyor. Bu elin kim olduğunu bilmiyoruz. Hrant’ın arkadaşları haklı olarak Başbakan’a soruyorlar: Bu davada daha derine inmeye engel olan kasabanın büyük sırrı nedir? Hangi yüksek el bu sırrın üzerindeki perdenin kaldırılmasını engelliyor?
Hrant, öldürülmesinden bir hafta önce yayımlanan yazısında, “Ve işte uçurumun kıyısındaydım. Peşimde tekrar biriler vardı. Onları sezinliyordum. Ve onların Kerinçsiz ekibiyle sınırlı ve salt onlardan oluşacak denli sıradan ve görünür olmadıklarını çok iyi biliyordum” diyordu. Bunu bugün hepimiz biliyoruz. Bunun herkesin bildiği bir kasaba sırrı olarak kalmasını isteyen o el de bilmelidir ki Hrant’ın arkadaşları cevaplarını almadan susmayacaklar, sormaya devam edecekler. Sadece Hrant için değil, her şeyden önce adalet için.