Başörtüsü ve toplumsal cinsiyet

Kadınlara özgü sorunlara erkeklerin sahip çıkması, işin arkasına bakmayı, kuşkuyu öne çıkarıyor. Örneğin 'başörtüsü' konusu. Ülkemiz kadınlarının yarısı başörtüsü takıyor, yarısının kafası açık.
Haber: TENNUR KOYUNCUOĞLU / Arşivi

Kadınlara özgü sorunlara erkeklerin sahip çıkması, işin arkasına bakmayı, kuşkuyu öne çıkarıyor. Örneğin 'başörtüsü' konusu. Ülkemiz kadınlarının yarısı başörtüsü takıyor, yarısının kafası açık. Hangisi özgürlük getiriyor derken, tümünün nasıl etkilendiği açık seçik görülüyor. Ne yazık ki, bu durum kadınların tümünün ikinci cins olarak algılanmasına yetiyor, artıyor bile! Böl yönet kuralı tıkır tıkır işliyor. Kadınların bir bölümü, inancım gereği derken, bir diğeri yaşam hakkım diye direniyor. On yıllardır bu sıcak gündem hiç soluk vermiyor. Bahriye Üçok, Konca Kuriş bu uğurda can verenler. Son olay, 2007 Mayıs ayının son günü gazetelere kapak olay son damla gibi: 'İstanbul Bağcılar Lisesi'nde okuyan öğrenciler topluca başını örtmek istemiş'miş!
Nerede kaldı, kadınların bir kesiminin başörtüsü ile daha özgür olduğu, görünür olarak sokağa çıkabildiği evde yaşanan baskının azaldığı söylemleri. Yoksa bir başkalarının dediği gibi türbanı ortaya koyarak Cumhuriyet'e karşı politik bir karşı duruş tehlikesi mi sürüp giden? Sakın, din ve aile ile toplumsal cinsiyet düzenini sürdürme, olmasın!
En serin duruş erkeklerde. Kadınlarını kendi iktidar mahallelerinin kadın kolları gibi çalıştırırken, kendi iktidarlarını pekiştiriyor, kadınları kullanıyor.
Başbakan Tayyip Erdoğan, kendi eşinin ve kızlarının bireysel tercihine saygıdan söz ediyor. Oysa başörtüsünün kökeni ibadet ya da gelenek kaygısıyla toplumsaldır. Ardında bir baş eğiş, çaresizlik vardır, bireyin seçimi ise göstermeliktir. Abdullah Gül, Dışişleri Bakanı olarak rahatsız olmadığı eşinin baş bağlama şeklinin, cumhurbaşkanı olursa daha modernleşeceğini söylüyor. Sanki başka türlü örtmek, örtmek değilmiş gibi. Sanki kamusal alanda birinci konumda olan başı bağlı bir eşin, Meclis'e girmekten öte fırtınalar koparacağını bilmezmiş gibi ve buna iktidarlık kaderini bağlamamış gibi.
Başı açık ya da geleneksel biçimde başı bağlı kadınlar ise yine bir başka erkek iktidarının pençesinde. Bu kadınların erkek eşleri, korku salma politikalarıyla, toplumu yönetiyor. Başka özgürlükleri sınırlayarak egemenliğini sürdürüyor. Örneğin eğitim özgürlüğü, ifade özgürlüğü, kadınların siyasal katılımı gibi. Bu tartışmalar olurken asıl zorluk yaşayanlar üniversite kapılarının yüzlerine kapandığı gencecik kızlar. Böyle yetiştirilip sonra aldatılanlar. Okuma hakkından, belki de bu süreçte, kendi istekleriyle başörtüsünü çıkarma hakkından yoksun bırakılanlar...
Aslında her tür başörtüsü bana toplumsal cinsiyetin işbölümü ile aşağıladığı 'ikinci cinsi' gösteriyor. Başörtüsü, 'ev kadınlığı'nı yüceltmek ve kadını toplumdan dışlamak için kullanılan sembol, her şeyden önce. İster geleneksel ninelerimizin bağladığı gibi, isterse başka türlü. Politik tehlikesinden daha sorunlu gözüküyor bu durum. Çünkü özel bir grubun iktidar istemi mücadelesinin de dışına taşıyor tüm kadınları doğrudan etkiliyor. Kaç göç politikasıyla kadına asıl görevinin evi olduğunu dayatıyor. Başı açık kadınları da bir tür hizaya getiriyor.
Cinsel sözleşme
Kadın sorununun belkemiği ataerkil yapılanma. Tarihsel kökenine baktığımızda 'cinsel sözleşme' kuramı bugün de güncel. Ninelerimizin başörtüsü böyle. İşlevi politik değilse bile kaynağında cinsel ayrımcılık var. İlk kutsal olan din ise, aile de cabası. Toplumsal cinsiyeti kuran bu kurumlarla başı açıklar da, kapalılar da eziliyor. Aile içi şiddet, ayrımcılık, cinsel baskılar her kadının sorunu.
Başörtüsü bu yapılanmanın kalesi. Kadını kutsallıkla, cinsel nesne algılanışıyla, ev işiyle, annelikle, çocuk bakımıyla özdeşleştiriyor. Kadınlık gerçeği böyle koyulduğunda, ev dışında çalışma eğretilik kazanıyor. Kadının eşitlik mücadelesi de anlamsızlaşıyor. Kadın evde çocuk doğurma ve yetiştirme ile farklı bir kamusal ve mahrem alana ait oluyor. Başı bağlı değilse, bu kez ev içi görevlerini aksatmadığı sürece evin dışındaki kamusal alanda çalışabiliyor.
Neyse ki, en sonunda başımızı açabildik! Ama henüz içimizi değil. 'Herkes dilediği gibi inanır ve yaşar' diyebilir miyiz? Nasıl inanırsan inan, ona kimse karışamaz, iş yaşamaya gelince, başkalarına zarar verip vermediğin önemlidir. Mülkiyet hakkının sınırları bir örnekle anlatılır. Bir balon fabrikasının yanında arazisi olan taşınmaz sahibi bu arazisine ev yapabilir, ağaç dikebilir... Ama fabrikanın balonlarını patlatacak biçimde mızraklar dikemez. Çünkü hakkını kötüye kullanamaz. Başörtüsü dünya dilinde erkeğe boyun eğme anlamı kazanır. Kadın işi erkek işi ayırımını dayatır. Eşitlik mücadelesini engeller. Yasalarla kabul edilen kadın haklarının zeminini kaydırır. Bir Alman hakim bile 'Kuran'da kadın dövmek var', 'başın örtülü ise rızan var' diyebilir. Dinsel inancım gereği örtünüyorum dediğinde, dünyasal sorunlarını konuşamaz olursun. İman, emre amade olmaksa, ne değişebilir ki?
Oysa sorunlarımız değişimi gerektiriyor. Ücretsiz emek gücü olan 'kadınlık mesleğinden' nasıl kurtulacağız? Özcülüğe düşmeden toplumu nasıl dönüştüreceğiz? Kadın erkek hepimizi insanlıktan çıkaran kapitalizme karşı ortak duruşumuz ne olacak? Başka ezilenlerle nasıl birleşeceğiz? Siyaseti nasıl yapacağız?
AKP döneminde lüks eşarpların kapattığı kafalar, ince oyalı tülbentli geçmişlerini yok saydı ve yeni kapitalist tüketiciyi oluşturdu. Artık bu iktidarın kadınlarını eleştirmeliyiz. Kadınları iki erkek iktidarı arasında böldüler ve kadın haklarının gelişme ortamını yok ettiler. İnanç özgürlüğünü kötüye kullandılar. Yeni iktidarın yardakçısı oldular. Toplumsal haksızlıklara, giderek etnik, dinsel ayırımcılığın ölümlerine bile sessiz kaldılar.
Bu kadınlar ezilirken ezmeyi de öğrendiler. Ne var ki, toplumsal cinsiyet yükü ortak kaderimiz! Gün artık inanç dünyasından politik dünyaya dönmek zamanı. 1990'ların dayattığı kimlik kavgalarından politik birlikteliklere yöneliş, dünyalı olma, akıl tutulmasına son verme zamanı. Kadınsı sezgilerle tüm toplumu kavramalıyız. Kendi başörtümüzden çıkıp dünya sorunlarına eğilebilmeliyiz.
Bu dönüş başladı. Öbür dünyadan öte yaşam gerçeklerinin dayattığı sorumluluğu kavrayanlar çoğalıyor. Kadınlarımız 'vekil olursam, başımı açarım', diyebiliyor. Örneğin ses sanatçısı Nurdan Torun, Diyarbakırlı avukat Zennure Bilen. Dünya işini, ahret işiyle karıştırmayan, inancı biçime indirgemeden, anlamıyla yücelten. AKP içinde farklı duran ve bu seçimlerde aday olmayacağını açıklayan Abdüllatif Şener'in, eşinin türbanı konusunda söyledikleri duruşunun en seçkin örneği idi ve hiç aklımdan çıkmadı: "Eşimin türbanlı olmasını tercih etmezdim". Nedense, Başbakan ve eşinin de böyle bir görev sorumluluğu olduğunu düşünüyor ve bekliyorum.
Hemen eklemek gerekir ki, başörtüsü kadar modern toplumda kadının dişi kimliği ile sömürülmesi de madalyonun öteki yüzüdür. 'Bedenimiz bizimdir' sloganı ile kadınlar buna karşı çıkarlar. Kadının başörtüsü ile etek boyu da birbirine karıştırılmamalıdır. Etek boyu kararının kaynağında iyi ya da kötü değerlendirilmiş bir tür davranış özgürlüğü, bireysellik vardır. Özünde dünyalılık, demokrasi ve toplumsal dayatmalara karşı geliş bulunur. Sınırları dünyasal hak ve ahlak anlayışı ile tartışılabilir, değiştirilebilir.
Başörtüsünün ardında en katı toplumsal cinsiyet değişmezliğini savunan yeni iktidar odakları vardır. Gözönünde ise, çocuk ya da yetişkin demeden pazarlanan kadın bedeni. Başörtüsü bu piyasayı, muta nikahı fiyatına indirgiyor.
Ortak sorunlarımıza çözüm üretmek için, başı kapalılar inançlarını değil, kendi bağımsız iradelerini kullanabilir, gerektiğinde başörtüsünü çıkarabilir mi, başı açıklar ise, yasaklamaların ötesinde düşünüp, iyi ilişkiler kurabilir mi?