BDP'nin yükü çok ağır

BDP'nin yükü çok ağır
BDP'nin yükü çok ağır

Halkevleri, Ankara Kumrular caddesindeki patlamanın olduğu yere karanfil bıraktı.

BDP'nin Meclis'e girmesi, terör eylemlerinin düğmesine basanlar kadar, Kürt sorununu devlet şiddeti aracılığıyla çözme umudu taşıyanların da tekerine çomak sokacaktır
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

Aynı günlerde, Ankara’da kalabalık bir sokakta kurulan bombalı tuzakta ve Siirt’te kurulan pusuda yedi kişi hayatını kaybetti. Bazıları ağır, birçok kişi yaralandı. Saldıranlarla, tuzak kuranlarla en ufak bir meselesi olmayan, çoğu gencecik yedi yurttaşımız, yedi insan öldü. Yaralananların bazıları hayatları boyunca sakat kalacak. Bu bombalı tuzakları hazırlayan ve patlatanlar, altı genç kızın içinde bulunduğu arabaya bomba atıp otomatik tüfekle tarayanlar için kullanılabilecek yegane sıfat, canidir. Yaptıkları da katıksız terör eylemleridir.
Terör tam da böyle bir şeydir. Öldürdüğü kişilerin kimliğinin herhangi bir anlamının olmadığı, öldürme eyleminde yatan anlamın mutlaklaştığı bir radikal nihilizmdir. Ölüm korkusu ve ona bağlı dehşetin istisnasız herkesin aklına, kalbine hükmetmesini amaçlar. Bu terör eyleminin devrimci bir söylem kılıfına bürünmesi, niteliğini değiştirmez. 19. yüzyılın ikinci yarısında Rusya’da Neçayev’in yazdığı, ‘Devrimci İlahiyat’ başlıklı broşürde yöntem ve amacı tarif edilen “devrimci terör” eylemleriyle yakın tarihte Kürdistan Özgürlük Şahinleri (TAK) imzasıyla yayımlanan bildiriler arasındaki dil ve içerik benzerliği anlamlıdır. Daha anlamlı olan, yakın tarihte Norveç’te büyük bir katliam yapan aşırı sağcının 1500 sayfalık notlarında da bu nihilizmin karşımıza çıkması. Bu radikal/aşırı sağ da kendini “devrimci” olarak tanımlamaktan imtina etmez. “Devrimci”liği, radikal nihilizminin kılıfıdır. 

İlk değil
Türkiye ’de Kürt siyasal hareketi adına veya onun amaçlarını paylaşarak hareket ettiklerini ifade eden örgüt, güç veya çevreler, ilk kez katıksız terör eylemi yapmıyorlar. Bunların bir kısmı, o an olmasa da, çok daha sonra PKK örgütünün yöneticileri tarafından ve kimi zaman özür dilenerek sahiplenildi. PKK, terör eylemleriyle arasına kesin ve aşılmaz bir mesafeyi açıkça koymuş, bunun önlemlerini almış bir silahlı direniş örgütü değil. Terör eylemlerini de potansiyel eylem havuzunda bulundurmaktan imtina etmeyen, bunu açık tehdit aracı olarak kullanan bir örgüt. Çok geriye gitmeye gerek yok. “Türkiye’nin her tarafını yakmakla” tehdit edip “yıllardır fedaileri boşuna mı yetiştirdik?” diyordu Karayılan birkaç hafta önce.
Bugün emniyet görevlileri, Ankara’daki bombalı tuzağı düzenleyen kişinin eşkalinin belirlendiğini, geçen yıl başarısız kalmış bir bombalı tuzağı düzenleyen ama yakalanmamış bir şüphelinin eşkaline benzediğini iddia ediyorlar. O kişinin tuzağın yerleştirileceği arabayı satın almasından patlatmasına kadarki süreçle ilgili detaylı bilgi sahibi oldukları izlenimi veriyorlar. Bu durumda, eğer o suikasti yapan kişi bu arada yurtdışına kaçmamış veya deşifre olmaması için örgütü tarafından yok edilmemişse, yakın bir tarihte yakalanması, en azından gerçek isminin, ilişkilerinin ortaya çıkması kuvvetle muhtemel. Dolayısıyla Kumrular caddesi katliamının faili ve örgütleyicileri konusunda soru işaretleri büyük ihtimalle yakın bir tarihte ortadan kalkacak.
Siirt’teki saldırıyı gerçekleştiren kişilerden birinin öldürülmüş olması, saldırının kimin tarafından düzenlendiğini sorma gereği bile bırakmıyor. HPG’nin bölge sorumlusu, dolayısıyla PKK yapılanması içinde yer alan bir kişi veya kişilerin düzenlediği bu saldırıda, amacın arabadaki altı genç kızı öldürmek olmadığı, polis okuluna giden bir araç zannedilerek hedef alındığı iddiası bile, eylemin katıksız bir terör eylemi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ölen ve yaralanan altı Siirtli genç kız dost ateşine mi maruz kaldı, düşman ateşine mi? Ne birine ne de diğerine. Terör eylemi, dost-düşman ayrımını da ortadan bütünüyle kaldırır. Zıtlığı öldüren ve öldürülene indirger. Diğer tüm siyasal, sosyal değerlendirmeleri ortadan kaldırır. Bu anlamda radikal bir nihilizmdir.
Türkiye’de ilk kez terör eylemleriyle karşılaşmıyoruz. Maalesef bu eylemlerin lanetlenmesi, teşhir edilmesi, amasız fakatsız “mutlak kötü” ilan edilmesi çoğu zaman mümkün olmadı. “Kim yaptı?” sorusuna herkesin aklında verdiği yanıta göre tavırlar alındı. Sol iddialı bir örgütün işine gitmek için otobüs durağında bekleyen polisi öldürmesi, sol çevrelerde tasvip edilmese de, bunu yapanın ismi verilerek teşhir edilmedi, lanetlenmedi.
Kürt siyasal hareketinin yasal siyasal alanda var olmaya çalışan temsilcileri de benzer bir tavrı sergilediler. Belki can güvenlikleri açısından buna mecburdular. Siyasal gelecekleri açısından çoğunun böyle bir ikircikli tavır benimsemeye mecbur kaldığı, doğruya daha yakın.
Bugün de Ankara ve Siirt katliamlarını eleştirirken, “kim yaptıysa” gibi ortadan bir söz söylemenin ötesine gidilemiyor. Kumrular caddesi katliamının faili daha belli olmasa da*, Siirt katliamının faili belli değil mi? “Polis otosu zannedip vurmuşlar, yanlış yapmışlar mı diyeceğiz?” yanıtını duyar gibiyiz. İnsan zamanında Mesut Yılmaz’ın olayların esas sorumlusunun askerler olduğunu ifade etmek için, ağzını sıkı sıkı kapatıp göz kaş işaretiyle apoleti işaret etmesini hatırlıyor. Mesut Yılmaz biraz da bu nedenle siyaset sahnesinden silinmedi mi? 

BDP ve Meclis
Bütün bunların bir anlamı kalmadı diye de düşünülebilir. Ümit ederiz ki daha vardır. Önümüzdeki bir iki gün içinde BDP eşbaşkanlarının, Emek ve Demokrasi Bloku milletvekillerinin TBMM çalışmalarına katılacaklarını açıklaması bekleniyor. Bu adaylara oy vermiş seçmenlerin önemli bölümünün, bir dizi sivil toplum örgütünün çağrısı da bu. Adil olmayan mahkumiyet ve tutukluluk kararlarıyla milletvekilliği düşürülen veya engellenenlerin varlığına rağmen parlamentoda yer almak, anayasa komisyonunda aktif rol oynamak, bugün siyasal mücadelenin anlamının hâlâ kaldığını göstermek demektir. Bu girişim, sadece terör eylemlerinin düğmesini basanlar kadar, hatta ondan daha fazla, Kürt sorununu devlet şiddeti aracılığıyla çözme umudu taşıyan ve bunu planlayanların tekerine çomak sokmak olacaktır. Bu bakımdan, BDP’nin parlamentoda yerini alması, grup kurması, Emek ve Demokrasi Bloğu’nun diğer milletvekilleriyle birlikte eşitlik ve demokrasi mücadelesini bu alanda vermeleri, son derece tehlikeli bir eğimde ilerleyen Kürt sorununda şiddetin ve nefretin hegemonyasının kırılmasını sağlayabilir. Kırmasa da zayıflatabilir.
Bu hegemonyanın kırılması, en azından zayıflaması, Emek ve Demokrasi Bloğu temsilcilerinin şiddet ve terör eylemlerini düzenleyen, hayata geçiren odakları, genel geçer bir “nereden gelirse gelsin” ifadesiyle eleştirmekle yetinmemeleriyle mümkün olacaktır. Fail kesinlik kazandığında Ankara katliamını, faili belli olan Siirt katliamını lanetlerken karından konuşmak, göz kaş işaretiyle meram anlatmak, belki gerçekten büyük bir çaresizliğin sonucudur. Eğer böyleyse, o zaman Mesut Yılmaz’larla arada ne fark kaldığını izah etmek zorlaşır. “Ne yapalım reel politika gereğidir” diye bu soruya verilecek cevap, samimiyet ve ilkesel tutarlılığı lağveden bir reel politikanın egemen olduğunu ele verir. Bu iki niteliği olmayan bir siyasal tavrın, eşitlik ve özgürlüğü savunurken inandırıcı ve dolayısıyla etkili olması mümkün mü?
Mecliste yer alacak Emek ve Demokrasi Bloğu milletvekillerinin omuzlarında gerçekten çok ağır bir yük olacak. İşlerinin kolay olduğunu kimse iddia edemez. Sadece BDP milletvekillerinin işi zor değil. Türkiyeli Kürtlerin de işi zor. Türk çoğunluğun, bu katliamlar vesilesiyle, Türk Kürt, sivil asker, genç yaşlı, erkek kadın ayrımı gözetmeyen bu şiddet politikası karşısında Türkiye’deki Kürtlerin de işinin ne kadar zor olduğunu anlamaları belki mümkün olur. Ve işte o zaman “terör bitmeden bir adım atmam” tavrının toplumsal dayanağı sarsılır ve Kürt sorununun çözümü yönünde gerçek bir siyasal diyalog platformu oluşur. 

* Yazı yayına hazırlanırken Ankara’daki katliamı TAK henüz üstlenmemişti.