Beren iyi ama ille de Hülya

Beren iyi ama ille de Hülya
Beren iyi ama ille de Hülya

Sekse tabu gibi yaklaşılırsa aşkı anlatmak kolay değildir. Ama bu yüzden nasıl saygısız saldırılara uğradım, bir bilseniz... Ben Türk solu içindeyim. Onlara yazıyorum. En anlamayanlar da onlardan çıkıyor

Vedat Türkali'nin 'Fatmagül'ün Suçu Ne?' adlı senaryosu, yıllar önce "Bir Türk erkeği başkalarının tecavüz ettiği kızla evlenmez" gerekçesiyle sansür kurulu tarafından reddedilmiş
Haber: GÜLDAL KIZILDEMİR / Arşivi

Atatürk, Samsun’a çıkmadan altı gün önce doğmuş Vedat Türkali. Türkiye’nin çok çekmiş komünistlerinden biri. 1942 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden mezun oldu ve aynı yıl hala birlikte olduğu Merih hanımla evlendi. Oyuncu Deniz Türkali (o da Fatmagül’de oynuyor) ve senarist yönetmen Barış Pirhasan’ın babası. 1951 tevkifatında dokuz yıl hapse mahkum edildi ve yedi yıl yattı. Vedat Türkali’nin edebiyatımıza kazandırdığı ‘Bir Gün Tek Başına’, ‘Mavi Karanlık’, ‘Yeşilçam Dedikleri Türkiye’, ‘Güven’ gibi birçok eseri var. 1960 yılında Atıf Yılmaz’ın çektiği ‘Dolandırıcıların Şahı’ adlı ünlü film onu senaristliğe de başlattı ve daha sonra ‘Otobüs Yolcuları’, ‘Karanlıkta Uyananlar’ gibi ses getiren filmlere de senarist olarak katkıda bulundu. Önümüzdeki ay ‘Bir Gün Tek Başına’nın çekimleri başlıyor. Türkali senaryoyu bir yılda kendisi yazdı. Filmi torunu Yusuf Pirhasan ve oğlu Barış Pirhasan birlikte çekecekler. Diğer torun Zeynep Casalini ve kızı Deniz Türkali’nin oynayıp oynamayacakları bilinmiyor. Yolunuz Cihangir’e düşerse zımba gibi Vedat Türkali’ye rastlamak sizi hiç şaşırtmasın. 

Fatmagül’ün Suçu Ne, filmin çekilmesinden neredeyse 25 yıl sonra yeniden zirveye oturdu. Ne diyorsunuz?
Ben de duyuyorum, dizi zirveye oturmuş. Vaktiyle sinema filmi olarak rahmetli Süreyya Duru çekmişti. Hülya Avşar oynuyordu Fatmagül’ü. Film zamanında, o porno filmlerinin hakim olduğu dönemde zirve yaptı. Çok sevildi, çok seyredildi.
Fatmagül’ün hikayesi nasıl çıkmıştı ortaya?
Fatmagül’ün hikayesini, güneyde, Fethiye’de buldum ben. İstanbul’a geldim, Lütfü Akad’a anlattım. Hiç unutmuyorum, bizim evde kahve içiyorduk, iki üç cümleyle anlattım. İyi bir filmin konusu iki üç cümleyle anlatılır. Lafı uzatıyorsanız ortada iyi bir hikaye yok demektir. Lütfü durdu. “Bu hikaye fazla güzel Abdülkadir; nefis bir hikaye. Bunu ben yapayım” dedi. Olmaz dedim, “Bu filmi ben yapacağım.” Rahmetli yapımcı Naci Duru’ya da kabul ettirdim. Heyecanla işe başladık, yarışmalar düzenledik oyuncuları seçtik. Bu arada da senaryoyu da yazdım yolladım.
Nereye?
Ankara’ya, Sansür Kurulu’na. Öyleydi o zaman, senaryoyu Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bağlı kurula yolluyorsunuz onay için. Haber geldi ki, kurul senaryomu ittifakla reddetmiş. Böyle bir olasılık hiçbirimizin aklına gelmemişti. Prodüktör Naci Bey, bize inanarak yatırımlar yapmış. Bütün hazırlıklar tamam. Çekim için Fethiye’ye gideceğiz. Naci beyin ağlamaklı üstelemesiyle kalktım Ankara’ya gittim; sansürcülerle konuşup kararı değiştirteceğim! İşin başında bir kadın vardı, polis komiseriymiş. Hukuku bitirmiş. Beni karşısında görünce “Haa, siz misiniz o senaryonun yazarı?” dedi. “Evet” dedim.
Kadın şöyle bir baktı “Hiç bir Türk erkeği, arkadaşlarının tecavüz ettiği kızla evlenir mi?” dedi. Dedim ki “Hanımefendi, siz de bilirsiniz, toplu olarak bir suç işlendiğinde, bunlardan biri bağışlanırsa hepsi birden beraat eder. Bu bir genel hukuk kuralıdır. Ben kafamdan uydurmadım, Türk Ceza Yasası’nda da bu madde var. Ona dayandım.” Bir durdu şöyle bir bana baktı “Biz kanunda olan her şeye müsaade ediyor muyuz?” dedi.
Tecavüz edilen bir kadınla evlenilmesinden mi rahatsız olmuşlar?
Öyleymiş. Ben hikayeyi ve bu ret olayını unutamıyorum. Bir gün Bodrum’da oturuyorduk. Bizim rahmetli sinemacı Hürrem Erman geldi, sansür üstüne dertleşiyoruz. Ben de benim olaydan açtım, konuyu da anlattım. Bir durdu bu. ”Hoca yaa,” dedi, “şu sırada Ayvalık’ta biz bu filmi çekiyoruz”. “Nasıl çekiyorsunuz?” dedim. “Bayağı çekiyoruz” dedi, “İşte tam bu anlattığın konuyu çekiyoruz, ben setten geldim buraya”. Dava açacağımı söyledim ve açtım. Rahmetli Hürrem de tanıklık etti.
Nasıl olmuş?
Şöyle olmuş, Lütfü Akad, Hürrem Erman’la da birlikte çalışıyor o zaman. O sırada benim senaryoyu anlatmış, çok beğenmişler, bize yapsana bu filmi demişler. Lütfü de “Bana vermez, kendi yapmak istiyor” demiş. Gelsin bize, konuşalım demişler. Bana bunu söylemişlerdi ama o zaman ben Naci beyle çalışıyorum. Hikayeyi de biliyorlar, Erdoğan adında bir senarist vardı, (Tünaş) alelacele bir senaryo yazdırıyorlar ona ve ‘Batsın Bu Dünya ’ diye bir film çıkartıyorlar bizim hikayeden...
Orhan Gencebay’ın filmi...
Evet, berbat bir filmmiş, ben görmedim. Param olsa, anında toplatacağım filmi...
Açtığınız dava nasıl sonuçlandı?
Mahkeme yıllarca sürdü... Sonunda davayı kazandım, hem yönetmenlik hem de senaristlik ücretimi aldım. Sonra yapımcı Naci Duru’nun oğlu Süreyya “Ben yapayım filmi” dedi. O çekti.
Hülya Avşar nasıl seçildi rol için?
Hülya Avşar’ı ben önermiştim. Süreyya da ilk planı çektikten sonra Hülya Avşar’ın ne kadar doğru bir seçim olduğunu anlamış zaten. Rahmetli bana demişti ki “Haklıymışsın. Hülya mahkemeden çıktıktan sonra kocasının ardından sokakta bir yürüyüş yaptı, ‘kız sen bunu güzel oynayacaksın’ dedim...” Hülya çok iyi oyuncudur.
Memnun kaldınız mı sonuçtan?
Film zayıf çıktı bence. Senaryoda öyle hatalar yaptı ki rahmetli... Biri için hâlâ içim yanar. Fethiye’nin karşısında bir ada var, adada mangal kömürü yapılıyor. Hülya Avşar’la Aytaç Arman parasız kalınca gidip orada çalışıyorlar. Mahsus koydum o sahneyi. Çalışırken kirleniyorlar, yüzleri gözleri kapkara oluyor. Bir gün bunlar işten çıkıyorlar, sahilde giderken önce birbirlerine sonra etrafa bakıyorlar, çırılçıplak soyunup denize giriyorlar. Suya girince yüzlerinden o karalar akıp gidiyor.
Çok metaforik...
Evet, bir arınma olayı var, müthiş şiirsel. Ama görüntü olarak da mükemmel. Şimdi ben de seyrederken heyecanla filmde bu sahneyi bekliyorum. Bir de baktım ki, ormanda bir kulübe yapmışlar, Hülya çıktı, arkadan Aytaç da çıktı. Suratları tertemiz, döndüler popolarını, soyundular, çırılçıplak yanyana koşuyorlar uzağa doğru. Midem bulandı. Hâlâ içim yanar o sahne için... Cinler tepeme çıkıyor düşündükçe, hiç konuşmayalım bu konuyu...
Siz şimdi filmi çekiyor olsaydınız, Fatmagül rolü için kimi düşünürdünüz?
O kadar büyük bir kudretim olsaydı, ilk filmin çekildiği günlerdeki Hülya Avşar’ı oynatmak isterdim. Hülya, Fatmagül karakteri için çok biçilmiş kaftandı çünkü.
Yeni Fatmagül’ü nasıl buldunuz? Beren Saat’i?
Ara sıra bakıyorum. Kulaklarım artık iyi duymadığı için Türk filmi izleyemiyorum pek, altyazı olmadığı için... Ama o kız uymuş. Oyuncuların hemen tümü üstlendikleri rolün üstesinden geliyorlar. Üstün başarı gösterenler de var. Aslında dizideki çoğu tipler benim tiplerim değil. Benim senaryomda tecavüz edenler teenager’lardı... 16, bilemedin 17 yaş civarında... Bu dizidekiler çok büyük. Ama bir bakıma sınıfsal ayrım keskinleşmiş, kötü de olmamış sanırım.
Siz yazarken, karakterler tümüyle belirir mi zihninizde?
Yazarken önce onlarla ben tanışırım. Onlar benim evime, odama gelirler. Kafamda inanılmayacak derecede somutlaştırırım. Konuşurum, ederim. Doğru söylüyorum. Biri görse deli der.
Tüm yönleriyle, yazmadıklarınız dahil, tanıyor musunuz gerçekten?
Tanıyorum, asıl önemlisi tanışıyorum onlarla. Unutmamak gerek ki, onlar yaşamdan alınmışlardır ama aslında roman kahramanlarıdırlar. Onlar bana kendilerini anlatacak kadar yakınlık duymazlarsa zaten bu işi yapamam. Romanda ele aldığım karakterleri tipik karakterler yapmak, yaşayan canlılar haline getirmek için çalışıyorum. Gerektiğinde diretsin bana. Bakın, ben bir kaza geçirdim, o sırada ‘Kayıp Romanlar’ı yazıyorum. Ameliyata gireceğim, oğluma “bana bir kayıt cihazı getirin” dedim. Ölürsem o tamamlayacak. Romanda bir Ermeni var, Vasken adında. Sonunda ölecekti. Sonra ben kurtuldum, çıktım romanı bitirdim. Okudu Barış, “E baba, ölüyordu hani bu adam” dedi, “Yok ölmedi” dedim. Razı olmadı. Direndi. Ben illa ki öldüreceğim diye öldürecek olursam anlar onu okur. Siz istediniz diye ölmüyor ki! Bakın, işte tipik bir karakter olmak böyle bir şey.

“BENİM TERCİHİM GÜVEN”
Gençler üzerindeki etkinizi daha doğrusu gençlerin Vedat Türkali hayranlığını neye bağlıyorsunuz? Özellikle Bir Gün Tek Başına gençlerin çok ilgisini çekiyor...
Bence siz bu soruyu onlara sorsanız daha iyi edersiniz. Ama şunu söyleyeyim, bana en sevdiğin kitabın hangisi deseler, ‘Bir Gün Tek Başına’ demem. 

Sizin tercihiniz hangisi?
‘Güven’. Neden diyeceksin, çünkü ‘Güven’i benden başka kimse yazamazdı. O yazılanları bir anlamda yaşadım ben. Güven TKP’nin gerçek tarihine oturtulmuştur. Bu konuda yapılabilecek en dürüst çalışmadır. Moskova’ya gittim, Leningrad’a, Odessa’ya, Stalingrad’a, Kiev’e, Bakü’ye, Tiflis’e gittim... İkinci Cihan Savaşında yıkılmış Berlin’den kalan nazi devleti kalıntılarını, çeşitli bölgelerdeki nazi kamplarını dolaştım. Komüntern döneminde çalışmış eski TKP’lilerin yaşadığı, çalıştığı yerleri gördüm. Soruşturmalar yaptım. O zaman açılmış olan komüntern arşivindeki Türkiye ile ilgili tüm belgelerin fotokopilerini topladım ve yerinde kullandım. 12 yılda tamamladım kitabı... O dönemin siyasal tarihiyle ilgili belgeleri, kitapları okudum. Belgelere ulaşmak da yetmiyor, ben bu hareketin içinde büyüdüm. 17 yaşında partili oldum. Bütün aşamalarını yaşadım gibi. Benden başka kim yazabilirdi bu kitabı...
Sizce en yoğun ilgiyi neden Bir Gün Tek Başına gördü?
‘Bir Gün Tek Başına’, o günkü beklenti içinde Türk aydınlarının özleminin ifadesi oldu. O günlerin heyecanını duydular o kitapta.
Hoşnut değil gibisiniz...
Hoşnutum ama,’Bir Gün Tek Başına’nın bu kadar abartılması bir çok romanımın itilip kakılmasına, haksızlığa uğramasına neden oldu. Sözgelimi imzaya gidiyorum, yepyeni kitaplarım var önümde, bekliyorum. Geliyor, bakıyor, ediyor, Bir Gün Tek Başına’yı alıyor imzalatıyor. O kadar çok sıkıldım ki bu işten... En sonunda isyan ettim. “Durdurun ya,” dedim, “basmayın artık bu kitabı bir süre!”
Bütün romanlarınızda aşk var...
Aşk hayatta var. Kim ne derse desin, seks konusuna tabu gibi yaklaşılırsa aşkı anlatmak da kolay değildir. Ama bu yüzden nasıl saygısız saldırılara uğradım, bir bilseniz... Ben Türk solu içindeyim. Onlara yazıyorum. En anlamayanlar da onlardan çıkıyor. ‘Güven’in başına da aynı şey geldi. Ben o zaman bu yarışmalara katiyen katılmak istemiyordum. Benden habersiz yayınevi başvurmuş. Önce çok sinirlendim, sonra “dur bakalım, ne olacak” dedim kendi kendime.
Ödül almadı değil mi?
Almadı ama enteresan bir durum. Jürinin çoğu solculardan oluşuyor. Doğan Hızlan var. Cevat Çapan, Hilmi Yavuz, ki o zaman keskin sol. Füsun Akatlı... Yenilerden Semih Gümüş vardı galiba. Çıkan karar şu: Bu sene değerlendirmeye değer roman bulunmamıştır diye roman üzerine yazılmış bir kitaba ödül verdiler. Sonra Merih, eşim, Bodrum’da Hilmi Yavuz’a rastlamış, O ‘Güven’i çok sever, “E yahu, sen nasıl ‘Güven’e oy vermezsin” diye takılmış. Hilmi Yavuz da “Ben Güven’i okumadım. Jüriye öyle bir kitap gelmedi” demiş. Bir gün Diyarbakır’da otelde Doğan’a rastladım. “Doğan” dedim, “Sen jürinin başkanıydın, nasıl oldu bu iş?” “Biliyorsun, ben bu işlere karışmam, sorar araştırırım, neticeyi bildiririm” dedi. Öylece kaldı. Sonra bu kitapla ilgili solcu geçinen adamlar bana nasıl saldırdılar; ne pislik, herkes cinsel yönden gördü, değerlendirdi. Orayı görüyorlar, başka bir şey görmüyorlar ki... Ne yaparsan yap, oraya bakıyor olmalılar!

TOPTAŞ, ANAR ve PAMUK
Yeni yazarları izliyor musunuz?
Bütün yazarları izlediğimi söyleyemem kuşkusuz ama okuduklarım içinde Hasan Ali Toptaş’ı beğeniyorum. Hiç görmedim, tanımıyorum bu kişiyi ama geçen yaz altı kitabını okudum. Romancı olarak ne yaptığını da görüyorum. Roman anlayışımız bakımından pek bir ortak yönümüz yok ama dili, Türk şiirinin bugünkü düzeyinde en çekici ögeleri, biçemi taşıyor. Seviyorum Hasan Ali Toptaş’ı, saygı duyuyorum. Bir de Oktay Anar var. Oktay Anar, eski kültürü, dilini bugünkü dile yakınlaştırma anlamında ironik, sıcak , derinlikler taşıyan bir biçemde kullanabiliyor.
Beğendiğiniz başka yazarlar?
Orhan’ın iki romanını severim. Kara Kitap ve Benim Adım Kırmızı. Onların da eleştirdiğim yanları olmakla birikte güzel romanlar. Ama Kar, hele bu yeni yazdığı Masumiyet Müzesi bir nevi, bu global kültür var ya hani; teneke, emperyalist Amerika’nın pompaladığı kültür, onun çizgisinde, rant peşinde bir kitap gibi görünüyor bana. Ama ben Orhan’ı elimden geldiğince desteklemekten geri durmadım. Türk edebiyatına iki tane roman kazandırmış bir adam. Sonra Yaşar Kemal’in çok güzel romanları var. Mesela ‘Ortadirek’ bir başyapıttır.
Son bir soru: 1919 doğumlu olduğunuza göre cumhuriyet döneminin bütün siyasetçilerini yaşadınız. Sizce bütün başbakanlar arasında hangisi bir roman kahramanı olabilir?
Hiçbiri benim roman kahramanım olmaz. Mesela Recep Tayyip Erdoğan için Orhan Pamuk demiş galiba, yazar olarak insanın ağzını sulandırıyor diye... Hiçbiri benim burnumu bile sulandırmaz. Bu ülkede insanın yaşam boyu gözleri sulanır ancak...